Süreç boyunca aynı şeyleri konuşuyoruz ve bu artık bizi sıkıyor
belli… Artık ilgimiz azalıyor, artık konuşacak yeni bir konu açamıyoruz
ve bu bizi soğutuyor futboldan… Fakat öyle zaman geliyor ki, küçük
detaylar can alıcı olabiliyor. Bu yüzden küçük küçük hatırlatma gereği
duyuyor, sürecin canlı şahidi olan aklımız, bizlere…
Belirdiği günden beri hep uzatılan, türlü bahaneler ile karşımıza hep
sakız kıvamına getirilmiş muhabbetleri çıkaran şike sürecinin
kahramanları istifa ettikten sonra kendilerini daha iyi belli ediyor.
Şaşırtıyor mu bizi? Hayır. Fakat şaşırması gereken kişiler yine sessiz.
Mehmet Ali Aydınlar’ın, istifasından sonraki açıklamaları, gündeme
samimiyet değil, yeni bir yalan rüzgarı getirdi. Önceki söylemlerimizde
belirttik; ”Mehmet Ali Aydınlar, süreç boyunca, kendi yaptığı önceki
açıklamaları, yeni açıklamalarıyla suya düşürmüştür ve her seferinde
açıklamaları ciddiye alınmaktan öte, suya yazılmış yazı hissi
uyandırmaya başlamıştır.” diye…
Programda cevapladığı sorular, bizim kafalarımızda yeni soru
işaretleri doğuruyor…Ve gün geçtikçe yeni açıklamalar ile yeni soru
işaretleri de çıkmaya devam edecek. İşte bazıları…
1- TFF Başkanlığını yürütürken, yeteri kadar emin olamadığın ve
bu yüzden karar alamadığın(!) bir dava için, istifadan sonra nasıl 45
milyon euro’luk bir kefil olma cesaretini gösterebiliyorsun?
2- Aynı şekilde; istifanı sunarken ”kandırıldım” mesajı vermiş
olan sen, nasıl kandırıldığına inandığın bir olay silsilesinde, 45
milyonluk bir kefil olabiliyorsun?
3- Başkanlık görevindeyken ağzından düşmeyen ”Türk Futbolunu
Kurtarma” masalı, nasıl istifadan sonra ”Fenerbahçe başkanlığına oynama”
çalışmasına dönüştü?
4- ”Tünelin ucu karanlık” diyerek Türk futbolunun geleceğinin
aydınlık olmadığını, cezaların kapıda olduğunu ima eden sen; bunun baş
sorumlusunun yine sen olduğunu bilmiyor musun?
5- Bir kulübü kurtarmak için yaptığının çalışmalar yüzünden, bir
ülke futbolunu eksilere sürükleme beceriksizliğini gösteren sen, nasıl
oluyor da hâlâ işini doğru yaptığına inanabiliyorsun? O zaman senin
başkanlık görevindeyken belirli gündeminin yanında gizli bir gündemin mi
vardı?
6- ”Tarafsız oldum” yalanını hala kameralara bakarak söyleyen
sen; Trabzonspor’un UEFA tarafından Şampiyonlar Ligi’ne davetine karşı
çıkıp; ”Onlar da bu işin içinde” diyerek tarafını yeteri kadar belli
etmedin mi?
7- Hangi TFF Başkanı, bir genel kurul kürsüsünde, tuttuğu takımı ne kadar sevdiğini ispatlama çalışmasına girişir?
8- ”Süreci yönetmek” ile ”Süreci idare etmek” söylemlerinin aynı
söylemler olduğunu sanan bir insan, yönettiği süreç için nasıl
”Doğrusunu yaptım” diyebilir?
9- Endüstriyel futbolun çıkarlarını koruma çalışmaları ne zamandır ”Türk futbolunu kurtarma operasyonu” adını aldı?
10- Metris Cezaevi’nde şike, teşvik ve organize çeteden dolayı
tutuklu yargılanan bir kişi için, bir TFF Başkanı nasıl ”Aziz Yıldırım
dışarıda olsaydı, onunla daha rahat anlaşılırdı” diyebilir?
11- ”Türk futbolu artık Papermoon’dan yönetilmeyecek” diyip, şike
sürecinde, şike ile suçlanan bir kulübün yöneticileriyle kapalı kapılar
ardında pazarlık yapmak nasıl olur da insanlara normal gösterilmeye
çalışılır?
12- Kendisinden başka herkesin yanlış yaptığını iddia eden
birisinin üzerinde durduğu noktaya bakmaktan bu kadar korkarken hâlâ
yalan dolu söylemlerin içinde olmasının sebebi nedir?
13- En büyük hedefinin Fenerbahçe başkanlığı olduğunu söyleyen
birisi, nasıl Fenerbahçe’nin şüpheli bulunduğu soruşturma sürecinde TFF
Başkanlığını dürüstçe yapabilir?
Bunlar, benim zihnimdeki sorulardan sadece birkaçı… Bu sorular, artık
sakız gibi olan süreçten sıkıldığımız için, olanları bir kez daha
hazırda aklımızda tutmak, küçük bir beyin fırtınası yapmak için bence
yeterli… Ama elbette bizler, bir araya gelerek bu soruların kalitesini
ve çeşitliliğini arttırabiliriz…Sayısını bilemeyiz ama bildiğimiz tek
şey; bizim soracağımız sorular; Mehmet Ali Birand’ın soracağı gibi
yüzeysel olmayacaktır… Bizim sorduğumuz sorulara, Aydınlar cevap
verirken, eminiz ki bizler Birand gibi kafa sallamak yerine; soru sormuş
gibi yapıp zorlamamak yerine; sorgulayacağız. Eminiz ki bizim
sorularımız gerçek anlamda cevaplandırıldıkça kameralar arkasında
yapılanları da açığa çıkaracaktır.
Süreçten sıkıldığımız şu anlarda bile, sorgulamayı ve düşünmeyi unutmayalım. Çünkü asıl hedefleri bu.
Saygılar.
1 Eylül 2012 Cumartesi
Ruh Hali
İstifa haberiyle ortaya çıkan bu kargaşada, zaten bir adım bile
atamadığımız bu uzun ince yolda, bir de kargaşanın oluşturduğu sis ile
mücadele etmek durumunda kalıyoruz.
Mehmet Ali Aydınlar ve ekibi; 3 Temmuz’dan bugüne kadar olan zamanda, yaptıkları tek iş olan(iş de denebilirse tabii) ‘inkar’ ile istifa ediyor. Ve bu istifanın, Türk Futbolunu daha da kargaşaya soktuğu söyleniyor. Fakat atlanan bir nokta şu ki, Türk Futbolu’nu bu kargaşanın içine sürükleyen, TFF’nin kendisi. Süreç boyunca, tutumsuzluklar, oldu-bittiler ve karar almak yerine süreç uzatma hastalıklarıyla, bu olayın bir an önce sonuçlanmasını isteyenleri çileden çıkarmakla birlikte bugün çıkmaz gözüken yolun ortasında, duvara toslamadan önce arabadan atlayan başrol oyuncuları gibi arabadan kendilerini attılar…Gerçekten de rollerinin hakkını vererek sonlarını getirdiler.
Sürecin kronolojisini ve ya terminolojisini hatırlatma niyetinde değilim çünkü sayelerinde her şey dün gibi aklımızda. Bu yüzden gelinen bu noktada, iddia edilenin aksine, duvara doğru freni boşalmış halde hızla yaklaşan arabanın, duvara toslayacağını düşünmüyorum. Bu sürecin sonunda ülke içinde hangi hamle gelirse gelsin, Avrupa ve ya Dünya futbol kamuoyu idareci tutumunu sergilemekten vazgeçmezse, yarının futbolu bugünden daha temiz olacak. Bugün oynandığını söylediğimiz spor toto süper ligdeki hatalar silsilesi, başında emir verenlere alışmış, yönetilmekten zevk alan adamların, başıboş kalmalarından dolayı ne yapacaklarını bilmemelerinden kaynaklanıyor. Eğer Türk Futbolu içerisindeki yükselişlerini gerçekten hak ederek, alınlarının teriyle gerçekleştirselerdi, bu sezon oynatılan oyun gerçek anlamda futbola benzerdi tiyatroya değil.
Görevi bırakan Aydınlar’ın veda mektubu ise kendisinin süreci yönetişi gibi tutarsızlıklarla dolu. Ve bu mektupta suçlu olarak UEFA gösteriliyor diyebiliriz. Aynı şekilde bu sabah gazetelere baktığımızda kimi manşetler, ”Fenerbahçe’nin boş yere Şampiyonlar Ligi’ne gönderilmediğini” söylüyor… Yani bugün atılan manşetler hala zerre adım atamadığımızı gösteriyor. İddianame açıklandığında Trabzonspor’un 8 sayfasını didik didik edip yeterli bir mazeret bulamamasına karşı ,hala Trabzonspor’u manşetlerinde ve köşe yazılarında şüpheli gösteren kesim, Fenerbahçe hakkındaki 240 küsür sayfa iddia ve iddianın altında şüphelilerin birbirleriyle çelişki ifadelerini görmezden gelip ”Şampiyonlar Ligi’ne boş yere gönderilmediğini” söyleyebiliyor. İşte bu davranışın adını sırf reyting kaygısı olarak koyamazsınız. Bu davranış, aynı zamanda ahlaksızlığın da en büyük delilidir.
Kendi ahlak yapısını, çıkarcı fikirlerini ve taraflı tutumunu pişkin bir şekilde sırıtarak açıklanan gerek medya kurumları/kişileri, gerek TFF yetkilileri, gerek bazı kulüp yöneticileri; UEFA’nın kendi disiplin talimatnamesini uygulatma isteğine tepki gösterip, haksızlık yaptıklarını söylüyorlar. Yasayı değiştiren,talimatlarda esneklik isteyen kafa yapısı, UEFA’nın disiplin talimatnamesini uygulamasına tepki gösteriyor…240 küsür sayfada ondan fazla şike,şike teşebbüsü,teşvik faaliyetine rağmen Fenerbahçe’nin geçen seneki durumu hakkında ‘masum’ başlığı atabiliyorlar.
Bir davranışı kabul etmek için, o davranışa yol açan anlayışı kabul etmek, o anlayışa hak vermek gerekir. Eylemin sonucu kötü olsa bile davranışın niyeti, amacı önemlidir. Bu yüzden şike sürecinin başından beri, Türk Futbolu yerine Fenerbahçe temelinde çoğu kişinin çıkarını korumak amacıyla yapılanlar kabul edilemez. Fenerbahçe temelinde kişilerin çıkarını savunmayı, ”Türk Futbolunu kurtarmak” olarak adlandıranların niyetinde iyilik aranamaz. Bu yüzden eylemlerinin sonucunun pozitif ve ya negatif olması mühim değildir. Zaten süreci bu amaçla yöneten TFF, eyleminde de amacı gibi başarısız olmuş ve ruh hali bozulmuştur.
Bu sürecin uzadığı bir gerçek ve bence UEFA’nın ülkeye yaptırım uygulama ihtimali de önceki güne göre daha fazla. Ama sakız gibi uzatılmaya çalışılan bu sürecin sonunda, daha iyi bir oyun izleyeceğimiz umudu beni heyecanlandırıyor. Türk Futbolunun para ve değer kaybedeceği gerçeği de büyük ihtimal ama şu da unutulmamalı ki, Türk Futbolu para kaybettiğinde hayatı paranın yanında nefes almakla geçen parazitlerden de kurtulma şansına sahip… Yamuk ve bozuk temele oturtulan Türk Futbolunun yıkılması, yerine yenisini inşa edilemeyeceği manasına gelmez.
Saygılar.
Mehmet Ali Aydınlar ve ekibi; 3 Temmuz’dan bugüne kadar olan zamanda, yaptıkları tek iş olan(iş de denebilirse tabii) ‘inkar’ ile istifa ediyor. Ve bu istifanın, Türk Futbolunu daha da kargaşaya soktuğu söyleniyor. Fakat atlanan bir nokta şu ki, Türk Futbolu’nu bu kargaşanın içine sürükleyen, TFF’nin kendisi. Süreç boyunca, tutumsuzluklar, oldu-bittiler ve karar almak yerine süreç uzatma hastalıklarıyla, bu olayın bir an önce sonuçlanmasını isteyenleri çileden çıkarmakla birlikte bugün çıkmaz gözüken yolun ortasında, duvara toslamadan önce arabadan atlayan başrol oyuncuları gibi arabadan kendilerini attılar…Gerçekten de rollerinin hakkını vererek sonlarını getirdiler.
Sürecin kronolojisini ve ya terminolojisini hatırlatma niyetinde değilim çünkü sayelerinde her şey dün gibi aklımızda. Bu yüzden gelinen bu noktada, iddia edilenin aksine, duvara doğru freni boşalmış halde hızla yaklaşan arabanın, duvara toslayacağını düşünmüyorum. Bu sürecin sonunda ülke içinde hangi hamle gelirse gelsin, Avrupa ve ya Dünya futbol kamuoyu idareci tutumunu sergilemekten vazgeçmezse, yarının futbolu bugünden daha temiz olacak. Bugün oynandığını söylediğimiz spor toto süper ligdeki hatalar silsilesi, başında emir verenlere alışmış, yönetilmekten zevk alan adamların, başıboş kalmalarından dolayı ne yapacaklarını bilmemelerinden kaynaklanıyor. Eğer Türk Futbolu içerisindeki yükselişlerini gerçekten hak ederek, alınlarının teriyle gerçekleştirselerdi, bu sezon oynatılan oyun gerçek anlamda futbola benzerdi tiyatroya değil.
Görevi bırakan Aydınlar’ın veda mektubu ise kendisinin süreci yönetişi gibi tutarsızlıklarla dolu. Ve bu mektupta suçlu olarak UEFA gösteriliyor diyebiliriz. Aynı şekilde bu sabah gazetelere baktığımızda kimi manşetler, ”Fenerbahçe’nin boş yere Şampiyonlar Ligi’ne gönderilmediğini” söylüyor… Yani bugün atılan manşetler hala zerre adım atamadığımızı gösteriyor. İddianame açıklandığında Trabzonspor’un 8 sayfasını didik didik edip yeterli bir mazeret bulamamasına karşı ,hala Trabzonspor’u manşetlerinde ve köşe yazılarında şüpheli gösteren kesim, Fenerbahçe hakkındaki 240 küsür sayfa iddia ve iddianın altında şüphelilerin birbirleriyle çelişki ifadelerini görmezden gelip ”Şampiyonlar Ligi’ne boş yere gönderilmediğini” söyleyebiliyor. İşte bu davranışın adını sırf reyting kaygısı olarak koyamazsınız. Bu davranış, aynı zamanda ahlaksızlığın da en büyük delilidir.
Kendi ahlak yapısını, çıkarcı fikirlerini ve taraflı tutumunu pişkin bir şekilde sırıtarak açıklanan gerek medya kurumları/kişileri, gerek TFF yetkilileri, gerek bazı kulüp yöneticileri; UEFA’nın kendi disiplin talimatnamesini uygulatma isteğine tepki gösterip, haksızlık yaptıklarını söylüyorlar. Yasayı değiştiren,talimatlarda esneklik isteyen kafa yapısı, UEFA’nın disiplin talimatnamesini uygulamasına tepki gösteriyor…240 küsür sayfada ondan fazla şike,şike teşebbüsü,teşvik faaliyetine rağmen Fenerbahçe’nin geçen seneki durumu hakkında ‘masum’ başlığı atabiliyorlar.
Bir davranışı kabul etmek için, o davranışa yol açan anlayışı kabul etmek, o anlayışa hak vermek gerekir. Eylemin sonucu kötü olsa bile davranışın niyeti, amacı önemlidir. Bu yüzden şike sürecinin başından beri, Türk Futbolu yerine Fenerbahçe temelinde çoğu kişinin çıkarını korumak amacıyla yapılanlar kabul edilemez. Fenerbahçe temelinde kişilerin çıkarını savunmayı, ”Türk Futbolunu kurtarmak” olarak adlandıranların niyetinde iyilik aranamaz. Bu yüzden eylemlerinin sonucunun pozitif ve ya negatif olması mühim değildir. Zaten süreci bu amaçla yöneten TFF, eyleminde de amacı gibi başarısız olmuş ve ruh hali bozulmuştur.
Bu sürecin uzadığı bir gerçek ve bence UEFA’nın ülkeye yaptırım uygulama ihtimali de önceki güne göre daha fazla. Ama sakız gibi uzatılmaya çalışılan bu sürecin sonunda, daha iyi bir oyun izleyeceğimiz umudu beni heyecanlandırıyor. Türk Futbolunun para ve değer kaybedeceği gerçeği de büyük ihtimal ama şu da unutulmamalı ki, Türk Futbolu para kaybettiğinde hayatı paranın yanında nefes almakla geçen parazitlerden de kurtulma şansına sahip… Yamuk ve bozuk temele oturtulan Türk Futbolunun yıkılması, yerine yenisini inşa edilemeyeceği manasına gelmez.
Saygılar.
Bıraktık İşi Gücü
Minik iki tane el. Birinden koca bir el tutmuş, diğer eli serbest
şekilde, küçük çocuğun istediği gibi sallanıyor. Boynunda sarı-lacivert
bir atkı. Atkının üzerinde ne yazdığını okuyamıyor çocuk, çünkü henüz
okumayı sökmemiş; fakat elini tutan koca elin sahibi babası tarafından
öğretilmiş, Ankaragücü yazıyor o atkıda. Baba-oğul bir Ankaragücü maçına
daha gidiyorlar.
Tribünde babası sayesinde yaşadığı anılar, yaşından kat be kat fazla. Taraftar olmanın bilincini sadece yendiği anlarda değil; yenildiği anlarda da öğrenmiş bu çocuk. Bu sayede de ileri ki yıllarında nasıl davranması gerektiğini bilecek. Tribününe evim diyecek. Belki çok klasik olacak ama; cebindeki okul harçlığını evi için harcayacak.
Betimlemesini yaptığım çocuk gibi yüzlerce küçük yüreğin kalbinin attığı bir büyük kulüp; sarısı ile laciverti ile Ankaragücü. Büyük kulübün tanımı da İstanbul’daki gibi yapılmaz. Büyük kulüp olmak için bir kültürünün olması gerekir, zira büyük kulüpler kültürleriyle saygıyı hak ederler ve o hak ettikleri saygı onları büyük kulüp yapar.
O büyük kulüpler ne durumda olursa olsunlar, saygı duyanlar hep saygı duyarlar. Bugün olduğu gibi. Ankaragücü gibi büyük bir kulübün bugün yaşadığı sıkıntılar; gerçekten ciddi büyüklükte sıkıntılar. Ankaragücü’nün rakibi bugün endüstriyel futbol. Ve dahası; endüstriyel futbol denen saçmalık, dünyaya egemen bir güç ve o güç bu sene her hafta Ankaragücü’nün karşısına rakip olarak çıkıyor. Fikstürdeki rakibin adına bakmayın. Ankaragücü her maçta aynı sorunlarla, sıkıntılarla karşılaşıyor.
3 büyük kulübün(!) üçü bir araya gelse, karşısına çıkmakta korkacakları endüstriyel futbol hilesine Ankaragücü bugün direniyor. Direndikçe daha da saygı kazanıyor. Direndikçe bu mücadele sadece Ankaragücü’nün değil, tüm endüstriyel futbol karşıtlarının, yani biz taraftarların mücadelesi oluyor. Kalorifer üzerinde kuruyamayan formalardaki terler isyanın simgesi olacak durumda. İsyan da başlamak üzere. Endüstriyel futbol,karşısına aldığı Ankaragücü karşısında, Ankaragücü direndikçe korkmaya başlıyor.
Marka değeri dedikleri zırvalarla sözde Türk Futbolunun kalitesini yüksek tutmaya çalışan(!) bireyler, bugün Ankaragücü’nden korkuyorlar. Futbolun endüstrisini korumak için her gün masalarda toplanan ensesi kalın adamlar, minik Ankaragücü atkısını boğazına dolamış çocuk kadar adam olamıyorlar.
Öyle kritik bir an ki bu an, bu saatten sonra, futbol düzenbazlarına hakkını korumak için verdiğin mücadele, mücadelemdir Ankaragücü. Haydi; bıraktık sınavı, finali, işi gücü…
Saldır Ankaragücü.
Saldır şu düzenbazlarının hilekar oyuncaklarına,
boz şu aptal düzeni bir kez daha.
Saygılar.
Tribünde babası sayesinde yaşadığı anılar, yaşından kat be kat fazla. Taraftar olmanın bilincini sadece yendiği anlarda değil; yenildiği anlarda da öğrenmiş bu çocuk. Bu sayede de ileri ki yıllarında nasıl davranması gerektiğini bilecek. Tribününe evim diyecek. Belki çok klasik olacak ama; cebindeki okul harçlığını evi için harcayacak.
Betimlemesini yaptığım çocuk gibi yüzlerce küçük yüreğin kalbinin attığı bir büyük kulüp; sarısı ile laciverti ile Ankaragücü. Büyük kulübün tanımı da İstanbul’daki gibi yapılmaz. Büyük kulüp olmak için bir kültürünün olması gerekir, zira büyük kulüpler kültürleriyle saygıyı hak ederler ve o hak ettikleri saygı onları büyük kulüp yapar.
O büyük kulüpler ne durumda olursa olsunlar, saygı duyanlar hep saygı duyarlar. Bugün olduğu gibi. Ankaragücü gibi büyük bir kulübün bugün yaşadığı sıkıntılar; gerçekten ciddi büyüklükte sıkıntılar. Ankaragücü’nün rakibi bugün endüstriyel futbol. Ve dahası; endüstriyel futbol denen saçmalık, dünyaya egemen bir güç ve o güç bu sene her hafta Ankaragücü’nün karşısına rakip olarak çıkıyor. Fikstürdeki rakibin adına bakmayın. Ankaragücü her maçta aynı sorunlarla, sıkıntılarla karşılaşıyor.
3 büyük kulübün(!) üçü bir araya gelse, karşısına çıkmakta korkacakları endüstriyel futbol hilesine Ankaragücü bugün direniyor. Direndikçe daha da saygı kazanıyor. Direndikçe bu mücadele sadece Ankaragücü’nün değil, tüm endüstriyel futbol karşıtlarının, yani biz taraftarların mücadelesi oluyor. Kalorifer üzerinde kuruyamayan formalardaki terler isyanın simgesi olacak durumda. İsyan da başlamak üzere. Endüstriyel futbol,karşısına aldığı Ankaragücü karşısında, Ankaragücü direndikçe korkmaya başlıyor.
Marka değeri dedikleri zırvalarla sözde Türk Futbolunun kalitesini yüksek tutmaya çalışan(!) bireyler, bugün Ankaragücü’nden korkuyorlar. Futbolun endüstrisini korumak için her gün masalarda toplanan ensesi kalın adamlar, minik Ankaragücü atkısını boğazına dolamış çocuk kadar adam olamıyorlar.
Öyle kritik bir an ki bu an, bu saatten sonra, futbol düzenbazlarına hakkını korumak için verdiğin mücadele, mücadelemdir Ankaragücü. Haydi; bıraktık sınavı, finali, işi gücü…
Saldır Ankaragücü.
Saldır şu düzenbazlarının hilekar oyuncaklarına,
boz şu aptal düzeni bir kez daha.
Saygılar.
16 Ocak 2012 Pazartesi
Ağırlık Merkezi
Uzayda hacmi olan her varlığın bir ağırlık merkezi vardır.Bu ağırlık
merkezi; cismin evrende dengede olmasını sağlar.Zira denge önemlidir;
dünya üzerinde yaşamak zorunda olan insanoğlu için en önemli
kavramlardan biridir denge…
Cismin ağırlık merkezi hiçbir zaman yok olmaz,sadece cismin şeklini değiştirdiğiniz zaman, yeri değişir.Eğer cisim üzerinde bir değişiklik varsa da, cisim yeni ağırlık merkezine göre kendine evrende yeni bir denge konumu edinir.
İçerisinde bulunduğumuz süreç ise, gerek kenti,gerek vizyon ve misyonu açısından Trabzonspor’u bir olgudan çok bir cisim olarak düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor bizlere.Trabzonspor sosyal bir olgudan çok somut bir cisim profili çizebiliyor ve her somut cisim gibi onun da bir ağırlık merkezi var ve bu ağırlık merkezi sayesinde Trabzonspor, şiddetli sarsıntılarda ve ya büyük fırtınalarda dengesini bozmuyor,yani ağırlık merkezinin konumu sağlam…Bunun en büyük ispatı,günümüzde hala içerisinde bulunduğumuz şike süreci olarak görülebilir… 100 küsür yıllık çınarları(!) sarsan bu sarsıntılar,Trabzonspor’a zarar veremiyor.
Bu durum bir avantaj gibi gözükse de maalesef dezavantaj da olabiliyor ve bu dezavantajı oluşturanlar maalesef kendi kentinin siyasileri oluyorlar.Siyaset kaygan bir zemin olmasına rağmen,Trabzon’daki siyasiler Trabzonspor markasını kullanarak kaygan zeminde sağlam durmaya çalışıyorlar.Bilinen bir şey var ki; Trabzonspor’un ağırlık merkezinde yer bulabilen siyasi,siyasetin kaygan zemininden kurtulmuş ve yerini sağlamlaştırmış olur. Trabzonspor’un ağırlık merkezi,öyle bir ağırlık merkezidir ki; kendi hacmimim yanı sıra,hacminin içerisinde yaşayanları da tehlikelerden koruyabilir.
Kişiler; Trabzonspor’un ağırlık merkezinde yer alıp kendilerini sağlama almak isterlerken aslında(isteyerek ve ya istemeyerek) Trabzonspor cismine zarar verme teşebbüsünde bulunuyorlar.Bu teşebbüslerinin sonucunda, uzayda hacmi olan bir varlık olarak kabul ettiğimiz Trabzonspor’un cismi değişebilir,buna bağlı olarak ağırlık merkezinin yeri değişebilir ve bu yeni ağırlık merkezi,eskisi kadar sağlam olamaz.Bunun sonucunda,en şiddetli sarsıntıyı bırakın,en ufak bir rüzgarda bile konumunu kaybeder ve böyle bir Trabzonspor’u taraftarı kabullenemez.
Son günlerde Trabzon kenti siyasilerinin birbiri ardına yaptıkları açıklamalar ve eylemler bize bu durumun güzel örneklerinden birkaç tanesini sunuyor.3 Temmuz tarihinden beri, tek desteği taraftarından alan Trabzonspor Camiası, bu süreç içerisinde masa başı,kapalı kapılar ardı vs ortamlardaki lobilerinde hep eksik kaldı.Bu eksikliğinin sonucu olarak bugün hala iadesi yapılamamış bir şampiyonluk kupası duruyor.Ciddi lobi eksikliğine rağmen, bu süreç içerisinde kendisine atıfta bulunulacak suçun bulunmaması ise Trabzonspor Camiasının ruhunu hala kaybetmemiş olduğunu gösteriyor.
Büyük fırtınalar,yüksek dalgalar,şiddetli sansıntılar ile mücadeleye alışkın olan Trabzonspor ve Trabzonspor taraftarı,eminim ki bu yapılan hatalara karşı da bir kendini savunma mekanizması geliştirecektir.
Saygılar.
Cismin ağırlık merkezi hiçbir zaman yok olmaz,sadece cismin şeklini değiştirdiğiniz zaman, yeri değişir.Eğer cisim üzerinde bir değişiklik varsa da, cisim yeni ağırlık merkezine göre kendine evrende yeni bir denge konumu edinir.
İçerisinde bulunduğumuz süreç ise, gerek kenti,gerek vizyon ve misyonu açısından Trabzonspor’u bir olgudan çok bir cisim olarak düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor bizlere.Trabzonspor sosyal bir olgudan çok somut bir cisim profili çizebiliyor ve her somut cisim gibi onun da bir ağırlık merkezi var ve bu ağırlık merkezi sayesinde Trabzonspor, şiddetli sarsıntılarda ve ya büyük fırtınalarda dengesini bozmuyor,yani ağırlık merkezinin konumu sağlam…Bunun en büyük ispatı,günümüzde hala içerisinde bulunduğumuz şike süreci olarak görülebilir… 100 küsür yıllık çınarları(!) sarsan bu sarsıntılar,Trabzonspor’a zarar veremiyor.
Bu durum bir avantaj gibi gözükse de maalesef dezavantaj da olabiliyor ve bu dezavantajı oluşturanlar maalesef kendi kentinin siyasileri oluyorlar.Siyaset kaygan bir zemin olmasına rağmen,Trabzon’daki siyasiler Trabzonspor markasını kullanarak kaygan zeminde sağlam durmaya çalışıyorlar.Bilinen bir şey var ki; Trabzonspor’un ağırlık merkezinde yer bulabilen siyasi,siyasetin kaygan zemininden kurtulmuş ve yerini sağlamlaştırmış olur. Trabzonspor’un ağırlık merkezi,öyle bir ağırlık merkezidir ki; kendi hacmimim yanı sıra,hacminin içerisinde yaşayanları da tehlikelerden koruyabilir.
Kişiler; Trabzonspor’un ağırlık merkezinde yer alıp kendilerini sağlama almak isterlerken aslında(isteyerek ve ya istemeyerek) Trabzonspor cismine zarar verme teşebbüsünde bulunuyorlar.Bu teşebbüslerinin sonucunda, uzayda hacmi olan bir varlık olarak kabul ettiğimiz Trabzonspor’un cismi değişebilir,buna bağlı olarak ağırlık merkezinin yeri değişebilir ve bu yeni ağırlık merkezi,eskisi kadar sağlam olamaz.Bunun sonucunda,en şiddetli sarsıntıyı bırakın,en ufak bir rüzgarda bile konumunu kaybeder ve böyle bir Trabzonspor’u taraftarı kabullenemez.
Son günlerde Trabzon kenti siyasilerinin birbiri ardına yaptıkları açıklamalar ve eylemler bize bu durumun güzel örneklerinden birkaç tanesini sunuyor.3 Temmuz tarihinden beri, tek desteği taraftarından alan Trabzonspor Camiası, bu süreç içerisinde masa başı,kapalı kapılar ardı vs ortamlardaki lobilerinde hep eksik kaldı.Bu eksikliğinin sonucu olarak bugün hala iadesi yapılamamış bir şampiyonluk kupası duruyor.Ciddi lobi eksikliğine rağmen, bu süreç içerisinde kendisine atıfta bulunulacak suçun bulunmaması ise Trabzonspor Camiasının ruhunu hala kaybetmemiş olduğunu gösteriyor.
Büyük fırtınalar,yüksek dalgalar,şiddetli sansıntılar ile mücadeleye alışkın olan Trabzonspor ve Trabzonspor taraftarı,eminim ki bu yapılan hatalara karşı da bir kendini savunma mekanizması geliştirecektir.
Saygılar.
Can-Canan
Küt küt…küt küt atan bir kalp…O kalp ki uyutmamış kendisini.Zihnini
uykusunda bile kurcalayan bir heyecandır sebebi o küt küt atışın.O küt
küt yürek atışıdır ki 4 can yoldaşını erkenden yola çıkarıp canana
kavuşma sevdasıyla yola koyan…En güzel kıyafetlerini giymişlerdir canan
için; o canandır ki bir cana değil,canlara bedeldir.Öyle güzeldir ki o
cananın gülüşü,binlerce canı mest eder…En güzel kıyafetler o yüzden
giyilir; canana güzel görünmek için.4 yürek sahibi beden de bordo-mavi
giymiştir bu yüzden…Çünkü o canandır ki; en çok bordo-maviyi sever.
Oy oy…oy oy.. ile başlayan ağıt…O ağıttır ki, 4 cana, can veren tarafından söylenir.O ağıtı ona felek söyletir….Yemin ederim ki o ağıtı söylemekten korkar o yürek…O yürektir ki adı ana yüreğidir.Hani o 4 canın canana gidişini de duymuşlardır ya…Ah bıçak!Zalım bir bıçak gibi deler yüreğini ananın; o anaların…Çünkü canana giden canlar aslında onların cananlarıdır.Analarının cananlarıdır onların her biri,kuzularıdır; doğduğunda eline aldığı cananlarıdır onlar …En çok da bu keser bıçak gibi kalplerini ya zaten; o ilk nefesini kollarında alan canlarını şimdi toprağa koyacaklardır…Binlerce kere yalvarır o ana yaradana, o kara toprak için…Koymak istemez o cananını o toprağa…
Ah felek…zalım felek ile başlayan cümle….O cümle ki, canlar tarafından söylenir.O canlardır ki; cananlarına ulaşmış,ama cananlarına ulaşmak için yola çıkıp ulaşamayan kardeşlerini alan feleğe isyan ederler…İsyanları haklıdır…Kardeşleri gitmiştir cünkü.Canan için gelirken canlarını teslim etmişlerdir…İlk olmamışlardır,son olmaları için dua eder hala nefes alabilen kardeşleri; ama düşünmeden de edemezler; belki de sıradaki can kendilerinindir; öyle ya bu sevda ancak can çıkınca biter…
Sağa ve sola hareket eden bir sıska gövdeli fide… Rüzgarın etkisine karşı gösterdiği direnç bazen yetersiz olur da, sağa ve sola hareket eder.Ama rahattır da içi; çünkü kökü topraktadır; o topraktır ki,altında bir can yatar.O can gibi 4 can daha yatar toprakta ve her birinin üzerinde rüzgara karşı direnen fideleri vardır.Her bir fide de canları temsil eder.O fidelerdir ki; cananın kokusunu ararlar.Altlarında yatan canlar rica etmiştir her birinden; ''gelirse kokusu cananımın hiç durma çek hemen içine'' diye…''Sen yeter ki içine çek,senin su ihtiyacını benim toprak olan bedenim karşılar''diye…Sen çek ki o kokuyu o hasret bitsin,feleğin ayırdığı can ile canan fide de bir araya gelsin…
Boş bakan gözler,cananını toprağa koymuş canların gözleridir onlar…ne de güzeldir o gözler,gülüşü dünyaya bedel olan gözlerden her gün yaş akar.Cananı topraktadır artık.Oğlu topraktadır,kızı topraktadır…O ne büyük acıdır ya Rab, o ne evlat acısıdır ya Rab…O ne sınamadır ya Rab…
Bir gözlük… ve o gözlüğün camına düşen damla damla yaşların sahibi gözler… O gözler ki, kardeşini kaybetmenin acısını,öncekileri de hatırladıkça iyice hisseden,iyice darlanan bedeninin gözleri… Nefes alamaz ciğerleri,sıkıntı çeker nefesini alırken…Her nefesini aldığında kardeşinin verdiği son nefesi aklına gelir,dolar gözleri…Gözleri doldukça,cananının son nefesini verdiği anı hatırlayan ana aklına gelir…Dayanamaz o anaya,dolan gözleri taşar artık…Ağlamak değildir ama gözün yaptığı,isyandır…Boğazı düğümlenir sonra elleri uyuşur…O gözler; ait olduğu vücudun elleri yazarken ağlamıştır…
Mektup derler ellerin yazdığına…Eller yazarken gözler ağlar,okuyan bedenler ağlamaz inşallah.
Murat Akçelik,Tuğba Akçelik,Mehmet Erdoğan,Zeynep Mehmetoğlu… Mekanınız cennet,ruhunuz şad olsun.Kazım’a da Mehmet’e de selam söyleyin.Orada Samsun yolunda canana ulaşamayan kardeşlerinizi de göreceksiniz,onlara da selam söyleyin.Sakın ağlamayın ama.Biz zaten sizin için,sizin yerinize ağlıyoruz.
Saygılar.
__________________
Oy oy…oy oy.. ile başlayan ağıt…O ağıttır ki, 4 cana, can veren tarafından söylenir.O ağıtı ona felek söyletir….Yemin ederim ki o ağıtı söylemekten korkar o yürek…O yürektir ki adı ana yüreğidir.Hani o 4 canın canana gidişini de duymuşlardır ya…Ah bıçak!Zalım bir bıçak gibi deler yüreğini ananın; o anaların…Çünkü canana giden canlar aslında onların cananlarıdır.Analarının cananlarıdır onların her biri,kuzularıdır; doğduğunda eline aldığı cananlarıdır onlar …En çok da bu keser bıçak gibi kalplerini ya zaten; o ilk nefesini kollarında alan canlarını şimdi toprağa koyacaklardır…Binlerce kere yalvarır o ana yaradana, o kara toprak için…Koymak istemez o cananını o toprağa…
Ah felek…zalım felek ile başlayan cümle….O cümle ki, canlar tarafından söylenir.O canlardır ki; cananlarına ulaşmış,ama cananlarına ulaşmak için yola çıkıp ulaşamayan kardeşlerini alan feleğe isyan ederler…İsyanları haklıdır…Kardeşleri gitmiştir cünkü.Canan için gelirken canlarını teslim etmişlerdir…İlk olmamışlardır,son olmaları için dua eder hala nefes alabilen kardeşleri; ama düşünmeden de edemezler; belki de sıradaki can kendilerinindir; öyle ya bu sevda ancak can çıkınca biter…
Sağa ve sola hareket eden bir sıska gövdeli fide… Rüzgarın etkisine karşı gösterdiği direnç bazen yetersiz olur da, sağa ve sola hareket eder.Ama rahattır da içi; çünkü kökü topraktadır; o topraktır ki,altında bir can yatar.O can gibi 4 can daha yatar toprakta ve her birinin üzerinde rüzgara karşı direnen fideleri vardır.Her bir fide de canları temsil eder.O fidelerdir ki; cananın kokusunu ararlar.Altlarında yatan canlar rica etmiştir her birinden; ''gelirse kokusu cananımın hiç durma çek hemen içine'' diye…''Sen yeter ki içine çek,senin su ihtiyacını benim toprak olan bedenim karşılar''diye…Sen çek ki o kokuyu o hasret bitsin,feleğin ayırdığı can ile canan fide de bir araya gelsin…
Boş bakan gözler,cananını toprağa koymuş canların gözleridir onlar…ne de güzeldir o gözler,gülüşü dünyaya bedel olan gözlerden her gün yaş akar.Cananı topraktadır artık.Oğlu topraktadır,kızı topraktadır…O ne büyük acıdır ya Rab, o ne evlat acısıdır ya Rab…O ne sınamadır ya Rab…
Bir gözlük… ve o gözlüğün camına düşen damla damla yaşların sahibi gözler… O gözler ki, kardeşini kaybetmenin acısını,öncekileri de hatırladıkça iyice hisseden,iyice darlanan bedeninin gözleri… Nefes alamaz ciğerleri,sıkıntı çeker nefesini alırken…Her nefesini aldığında kardeşinin verdiği son nefesi aklına gelir,dolar gözleri…Gözleri doldukça,cananının son nefesini verdiği anı hatırlayan ana aklına gelir…Dayanamaz o anaya,dolan gözleri taşar artık…Ağlamak değildir ama gözün yaptığı,isyandır…Boğazı düğümlenir sonra elleri uyuşur…O gözler; ait olduğu vücudun elleri yazarken ağlamıştır…
Mektup derler ellerin yazdığına…Eller yazarken gözler ağlar,okuyan bedenler ağlamaz inşallah.
Murat Akçelik,Tuğba Akçelik,Mehmet Erdoğan,Zeynep Mehmetoğlu… Mekanınız cennet,ruhunuz şad olsun.Kazım’a da Mehmet’e de selam söyleyin.Orada Samsun yolunda canana ulaşamayan kardeşlerinizi de göreceksiniz,onlara da selam söyleyin.Sakın ağlamayın ama.Biz zaten sizin için,sizin yerinize ağlıyoruz.
Saygılar.
Sen Aslında Yoksun
Duygusal olmak mı? Akıllı olmak mı? Hangisinin uzun ve ya kısa vadede
optimum verim sağlayacağını bilmek mümkün mü? Bu konu üzerinde yıllardır
süre gelen felsefi bir tartışma var zaten. Bu tartışmaya girme
niyetinde değilim. Ama kıyısından da olsa değinmem gereken nokta; tam da
bu sorular ile ilgili.
3 Temmuz’dan beri yaşadığımız bu süreç; yukarıdaki paragrafta anlattıklarıma paralel bir durum sergiliyor. Fenerbahçe Süper Lig’de yoluna devam ediyor.Biz böyle görüyoruz en azından.Fenerbahçe taraftarı,kendi evindeki her maçta Trabzonspor’a küfrediyor.Fenerbahçe maçımızdan önce, önemli bir oyuncumuz oynatılmamak için cezaya maruz kalıyor.Takımımız Fenerbahçe maçında eyyam kurbanı oluyor.Bunlar bizim gördüklerimiz.Fakat aslı böyle olmayabilir.Şöyle ki;
Fb taraftarı bize küfrettiğinde bu küfürleri duyuyoruz.Bu hissiyata kapıldığımız için duyduğumuz küfürler demek ki gerçek.Ama küçük çocuğun top hikayesi gibi, duyduğumuz küfürlerde Fenerbahçe’nin kesin olarak var olduğunu anlayamıyoruz.Yani kesin olan şey; ortada bir terbiyesizliğin olduğu.Aynı şekilde; eyyama kurban gittiğimiz maçta, rakip Fenerbahçe gözüküyor.O maçta oyuncularımız meşin yuvarlağa vuruyor.Tek hissettikleri; sertlik hissi.Topun ve ya rakibin maddesi ve ya malzemesi hissedilmediği için,vurduğumuz şeyin ''sert'' olduğu kesinleşiyor.Rakibimiz ve topun varlığı ise hala soru işareti… Yani kesin olan şey;haksızlık yapıldığı.Fenerbahçe, Süper Lig’de oynuyor.Daha doğrusu biz oynuyor görüyoruz.Fakat önceden bahsettiğim gibi; görüntüler yanılgıya düşürebilir.Kesin olarak emin olabileceğimiz tek şey; ülkede şikeye saygı duyulduğu…
Şunlar da tartışılabilir tabi; oynanan Süper Lig gerçekten bir Süper Lig mi? Süper Lig olarak gözükmesi, bunun gerçek olduğunu bizlere ispatlamaz değil mi? Keza marka değeri algısı aslında bir yanılgı da olabilir.
1 Ocak günü açılan bir küçük pankart, işte tam da bu yazıyı yazmama vesile oluyor. ''Sen Aslında Yoksun''. Yani aslında; Fenerbahçe diye bir şey olmayabilir.Ama haksızlık olduğu ortada.Yani Federasyon diye bir algı olmayabilir,ama şikeye saygı duyulduğu ortada… Çünkü ne Fenerbahçe’nin ne de Federasyon’un varlığını kesin olarak ispat edebileceğimiz bir algı hissedemedik henüz biz.
Dipnot: ''Şikeye bir kere olsun af'' heyulası kol geziyor sanki… Bir insan bir adamı öldürür.Bunun cezası ise hapis yatmaktır.Fakat hapis yatmaktan kurtulmanın tek yolu; cinayet anında ve ya sürekli olarak ''akli denge yitikliği'' raporunu mahkeme heyetine sunmaktır.Bunu mahkemeye heyetine sunduğu an,ceza almaktan kurtulur.Ait olduğu yere,olması gereken yere, hastaneye gönderilir. Aynı şey bugün spor gündemimizi meşgul ediyor. ''Fenerbahçe bir defaya mahsus affedilmeli.'' Peki neden? Bunun olması için Fenerbahçe’nin akli dengesinin geçen sene ve ya sürekli olarak bozuk olduğunu ispatlamak gerekir. İşte önümüzdeki süreç de bize bunu gösterecek. Fenerbahçe affedilirse; akli dengesinin yitirdiğini federasyon kabul etmiş olacak. Fenerbahçe’yi düşürmeyi engelleyip, Fenerbahçe’ye deli raporu vermiş olacaklar… O zaman da UEFA haklı olarak deliyi ait olduğu yere,hastaneye(amatör kümeye) gönderecek.
Saygılar.
Yaşadığımız dünya üzerinde ''gerçek'' kavramını
anlamamızda duyguların etkisini, aklın etkisine göre daha fazla gören
düşünceye empirizm denir.Bu düşünceyi temele oturtup farklı bir şeyler
üretebiliriz.Örneğin; küçük bir çocuğun bahçesinde topa vurduğunu
varsayalım.Bu küçük çocuk topa sert vurursa ayağı acır.Ayağında acı
hissi oluştuysa eğer, tekme attığı ''şey'' gerçektir.Ama tekme attığı
''şey''in top olduğunu ispatlamaz bu bize.Çünkü vurduğu ''şey'' ona
sadece sertlik hissi verir.Top olduğunu kesin olarak anlamak için ise;
çocuk ''şey''e vurduğunda,hem sertlik hissi,hem de topun yapıldığı
malzemeyi,maddeyi hissetmesi gerekir.Sadece sertlik hissi hissettiğine
göre,vurulan ''şey''in sert olduğunu kesin olarak ispatlamış
oluruz.Vurulan ''şey''in top olduğunu ise kesinleştirememiş oluruz.Yani
gözümüzle gördüğümüz pek çok şey,bir yanılgı olabilir,daha da kötüsü;
gözümüzle gördüğümüz herhangi bir şey aslında görmediğimiz gibi
olabilir.Zihnimizdeki görüntü bir yanılgı olabilir.
3 Temmuz’dan beri yaşadığımız bu süreç; yukarıdaki paragrafta anlattıklarıma paralel bir durum sergiliyor. Fenerbahçe Süper Lig’de yoluna devam ediyor.Biz böyle görüyoruz en azından.Fenerbahçe taraftarı,kendi evindeki her maçta Trabzonspor’a küfrediyor.Fenerbahçe maçımızdan önce, önemli bir oyuncumuz oynatılmamak için cezaya maruz kalıyor.Takımımız Fenerbahçe maçında eyyam kurbanı oluyor.Bunlar bizim gördüklerimiz.Fakat aslı böyle olmayabilir.Şöyle ki;
Fb taraftarı bize küfrettiğinde bu küfürleri duyuyoruz.Bu hissiyata kapıldığımız için duyduğumuz küfürler demek ki gerçek.Ama küçük çocuğun top hikayesi gibi, duyduğumuz küfürlerde Fenerbahçe’nin kesin olarak var olduğunu anlayamıyoruz.Yani kesin olan şey; ortada bir terbiyesizliğin olduğu.Aynı şekilde; eyyama kurban gittiğimiz maçta, rakip Fenerbahçe gözüküyor.O maçta oyuncularımız meşin yuvarlağa vuruyor.Tek hissettikleri; sertlik hissi.Topun ve ya rakibin maddesi ve ya malzemesi hissedilmediği için,vurduğumuz şeyin ''sert'' olduğu kesinleşiyor.Rakibimiz ve topun varlığı ise hala soru işareti… Yani kesin olan şey;haksızlık yapıldığı.Fenerbahçe, Süper Lig’de oynuyor.Daha doğrusu biz oynuyor görüyoruz.Fakat önceden bahsettiğim gibi; görüntüler yanılgıya düşürebilir.Kesin olarak emin olabileceğimiz tek şey; ülkede şikeye saygı duyulduğu…
Şunlar da tartışılabilir tabi; oynanan Süper Lig gerçekten bir Süper Lig mi? Süper Lig olarak gözükmesi, bunun gerçek olduğunu bizlere ispatlamaz değil mi? Keza marka değeri algısı aslında bir yanılgı da olabilir.
1 Ocak günü açılan bir küçük pankart, işte tam da bu yazıyı yazmama vesile oluyor. ''Sen Aslında Yoksun''. Yani aslında; Fenerbahçe diye bir şey olmayabilir.Ama haksızlık olduğu ortada.Yani Federasyon diye bir algı olmayabilir,ama şikeye saygı duyulduğu ortada… Çünkü ne Fenerbahçe’nin ne de Federasyon’un varlığını kesin olarak ispat edebileceğimiz bir algı hissedemedik henüz biz.
Dipnot: ''Şikeye bir kere olsun af'' heyulası kol geziyor sanki… Bir insan bir adamı öldürür.Bunun cezası ise hapis yatmaktır.Fakat hapis yatmaktan kurtulmanın tek yolu; cinayet anında ve ya sürekli olarak ''akli denge yitikliği'' raporunu mahkeme heyetine sunmaktır.Bunu mahkemeye heyetine sunduğu an,ceza almaktan kurtulur.Ait olduğu yere,olması gereken yere, hastaneye gönderilir. Aynı şey bugün spor gündemimizi meşgul ediyor. ''Fenerbahçe bir defaya mahsus affedilmeli.'' Peki neden? Bunun olması için Fenerbahçe’nin akli dengesinin geçen sene ve ya sürekli olarak bozuk olduğunu ispatlamak gerekir. İşte önümüzdeki süreç de bize bunu gösterecek. Fenerbahçe affedilirse; akli dengesinin yitirdiğini federasyon kabul etmiş olacak. Fenerbahçe’yi düşürmeyi engelleyip, Fenerbahçe’ye deli raporu vermiş olacaklar… O zaman da UEFA haklı olarak deliyi ait olduğu yere,hastaneye(amatör kümeye) gönderecek.
Saygılar.
Mercek
Düzenin devamlı var olmasını sağlayan,kalabalık kitlelere kısa yoldan
ve daha az emek harcayarak ulaşmanın yoludur medya.Televizyon ve
gazeteler yıllardır,internet ise son zamanlarda bu düzenin devamı için
kullanılan ve insanların gözlerini boyamakla kalmayıp,insanların
gözlerini bozan en etkili medya araçları…
Gözlük takanlar bilir,gözlerinin bozulma sebebi yüksek bir oranla medya araçlarıdır…Gözler bozulur,insanoğlu önünü göremez.Önünü göremeyen varlığa hükmetmek ne kadar da kolaydır değil mi?
Gözlük dediğin şey,seni esaretten kurtaran şeyin adıdır aslında.Taktığında önünü görürsün ve bağımlı olmaktan kurtulursun…Gözlük dediğin ise mercektiraslında.Senin,varolduğun dünyada kör olmanı engelleyebilen araç…Mercek.Sonsuz bakış açısı kazandırır insana.Ve sonsuz bakış açısına sahip olan insan,sonsuz fikirler abidesidir.Sonsuz sayıda fikir üretir…Mercek;senin,düzen tarafından sıradanlaştırılmanı engeller.Fikir üreten insan,sıradan değil sıradışıdır ve düzenler sıradışılığı sevmez.
Bugün takman gereken sadece bir gözlük…Gözlüğün merceği önünü görmeni sağlayacaktır emin ol.Bu gözlüğü takman gerek çünkü sen şu anda bir adım öteni bile göremeyecek kadar kör,aciz ve muhtaçsın.Üstelik seni kör yapan insanlara muhtaçsın…Senin fikirlerini soğutan,çalan insanlara muhtaçsın.Bu takacağın gözlük senin kurtuluşun,fikirlerinin zincirlerini kırması ve doğuştan sahip olduğun sonsuz bakış açısının geri dönüşü…Hayata dönüşün.
Bugün bu gözlüğü takman gerek çünkü;
Tarihin eski devirlerinden beri,senin memleketin bulunduğu coğrafyanın merkezi…Bu merkez, tarihsel süreçleri boyunca her zaman aşırı üretken…Sanatsal olarak,kültürelolarak,sosyalolarak,ekonomikolarak, felsefi olarak… Yani aklına gelebilecek herşeye tarih boyunca sahip olmuş bir kentin çocuğusun sen…Fakat senin kentin;yıllardır kültürden uzaklaştırılmış,sanatsal faaliyetleri yok denecek kadar indirgenmiş,felsefi düşünce bir yana,ortak akıldan uzak…Sosyal konumu iç açıcı değil…
Elinde kalan sadece spor…Bunun da değerini bilmiş,sıkı sıkıya sarılmış spora.Ve spor ile uğraşırken,tıpkı yüzyıllardır uğraştığı her alana katkı yaptığı gibi bu alana da katkı yapmış,insanların bakış açılarını değiştirmiş.Oyunun ne olduğunu insanlara öğretmiş…
İşte bugün; senin şehrinin hayata tutunduğu son dalı koparıyorlar,UYAN!Seni spordan soğutuyorlar,UYAN!Sahip olduğun değerlere saldırı yapıyorlar,bu saldırılar ile şehrini iflas ettirmeye çalışıyorlar,UYAN! Senin şehrinin,elinde kalan son uğraşı da elinden almaya çalışıyorlar,UYAN! Çünkü biliyorlar ki;
Senin şehrin,yapacağı hiçbir şeyi kalmadığı zaman körelir…Tembelleşir.Düzene ayak uydurur.Düzen,senin şehrinin hareket etmesini istemiyor…Eğer sen bugün buna uyanmazsan,bir daha uykundan uyanamayacaksın…Eğer sen bugün gözlüğünü takıp,dünyaya özgür bir şekilde bakamayacaksan,bir daha hiç gözlüğünü bulamayacaksın.Eğer sen bugün fikirlerinin zincirlerini,sonsuz bakış açınla kıramayacaksan,bir daha hiç fikirlere sahip olamayacaksın…Muhtaç olacaksın,körkalacaksın,muhtaç yaşayacaksın.
Kullanman gereken mercek,senin için önemli…Kullandığın an,sen yine sen olacaksın… Bakış açılarını değiştiren şehrini sen kurtaracaksın.
Dipnot:MAA ve saz arkadaşları, senin başkanından çok hemşehrine rest çekiyor; ‘’Beni düşürebiliyorsanız,düşürün.’’ Diyor. İşte bu söz,gözlüğü takmadığınızda başınıza geleceklerin küçük bir provası.Gözlüğünü tak ve Nemrut’u oradan indirecek fikirlerin sahibi sen ol.
Saygılar.
Gözlük takanlar bilir,gözlerinin bozulma sebebi yüksek bir oranla medya araçlarıdır…Gözler bozulur,insanoğlu önünü göremez.Önünü göremeyen varlığa hükmetmek ne kadar da kolaydır değil mi?
Gözlük dediğin şey,seni esaretten kurtaran şeyin adıdır aslında.Taktığında önünü görürsün ve bağımlı olmaktan kurtulursun…Gözlük dediğin ise mercektiraslında.Senin,varolduğun dünyada kör olmanı engelleyebilen araç…Mercek.Sonsuz bakış açısı kazandırır insana.Ve sonsuz bakış açısına sahip olan insan,sonsuz fikirler abidesidir.Sonsuz sayıda fikir üretir…Mercek;senin,düzen tarafından sıradanlaştırılmanı engeller.Fikir üreten insan,sıradan değil sıradışıdır ve düzenler sıradışılığı sevmez.
Bugün takman gereken sadece bir gözlük…Gözlüğün merceği önünü görmeni sağlayacaktır emin ol.Bu gözlüğü takman gerek çünkü sen şu anda bir adım öteni bile göremeyecek kadar kör,aciz ve muhtaçsın.Üstelik seni kör yapan insanlara muhtaçsın…Senin fikirlerini soğutan,çalan insanlara muhtaçsın.Bu takacağın gözlük senin kurtuluşun,fikirlerinin zincirlerini kırması ve doğuştan sahip olduğun sonsuz bakış açısının geri dönüşü…Hayata dönüşün.
Bugün bu gözlüğü takman gerek çünkü;
Tarihin eski devirlerinden beri,senin memleketin bulunduğu coğrafyanın merkezi…Bu merkez, tarihsel süreçleri boyunca her zaman aşırı üretken…Sanatsal olarak,kültürelolarak,sosyalolarak,ekonomikolarak, felsefi olarak… Yani aklına gelebilecek herşeye tarih boyunca sahip olmuş bir kentin çocuğusun sen…Fakat senin kentin;yıllardır kültürden uzaklaştırılmış,sanatsal faaliyetleri yok denecek kadar indirgenmiş,felsefi düşünce bir yana,ortak akıldan uzak…Sosyal konumu iç açıcı değil…
Elinde kalan sadece spor…Bunun da değerini bilmiş,sıkı sıkıya sarılmış spora.Ve spor ile uğraşırken,tıpkı yüzyıllardır uğraştığı her alana katkı yaptığı gibi bu alana da katkı yapmış,insanların bakış açılarını değiştirmiş.Oyunun ne olduğunu insanlara öğretmiş…
İşte bugün; senin şehrinin hayata tutunduğu son dalı koparıyorlar,UYAN!Seni spordan soğutuyorlar,UYAN!Sahip olduğun değerlere saldırı yapıyorlar,bu saldırılar ile şehrini iflas ettirmeye çalışıyorlar,UYAN! Senin şehrinin,elinde kalan son uğraşı da elinden almaya çalışıyorlar,UYAN! Çünkü biliyorlar ki;
Senin şehrin,yapacağı hiçbir şeyi kalmadığı zaman körelir…Tembelleşir.Düzene ayak uydurur.Düzen,senin şehrinin hareket etmesini istemiyor…Eğer sen bugün buna uyanmazsan,bir daha uykundan uyanamayacaksın…Eğer sen bugün gözlüğünü takıp,dünyaya özgür bir şekilde bakamayacaksan,bir daha hiç gözlüğünü bulamayacaksın.Eğer sen bugün fikirlerinin zincirlerini,sonsuz bakış açınla kıramayacaksan,bir daha hiç fikirlere sahip olamayacaksın…Muhtaç olacaksın,körkalacaksın,muhtaç yaşayacaksın.
Kullanman gereken mercek,senin için önemli…Kullandığın an,sen yine sen olacaksın… Bakış açılarını değiştiren şehrini sen kurtaracaksın.
Dipnot:MAA ve saz arkadaşları, senin başkanından çok hemşehrine rest çekiyor; ‘’Beni düşürebiliyorsanız,düşürün.’’ Diyor. İşte bu söz,gözlüğü takmadığınızda başınıza geleceklerin küçük bir provası.Gözlüğünü tak ve Nemrut’u oradan indirecek fikirlerin sahibi sen ol.
Saygılar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)