''Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden...'' diye başlayıp devam eder Ahmet Haşim şiiri.Bu şiir ki, pek çok insan için bir başyapıt iken pek çoğu için ise sadece şiir değil bir hayat felsefesidir,şiirin temeli ise merdiven basamaklarıdır zannımca...
Basamaklar...Basıp çıktığınız her adım sizi bir üst kata ve ya bir üst kademeye taşıyan statik bir konumu olan araçtır.Her basamağı çıktığınızda,''acaba çıkabilecekmiyim?'' korkusunu bir kez daha yenmiş ve kendinize bir kez daha güven hissetmiş olursunuz.Kimi basamaklar çok zordur,adım atmaya cesaret edemezsiniz, kimileri ise gayet kolay ve yormayan...
Kimi basamaklar, Uzakdoğu ülkelerinde sabır testi olarak öğrencinin karşısına koyulurken,kimi zaman da basamaklar,acele eden bir kişinin üçer üçer adım atmasına tanık olur.Statik bir konumu ve bu konumunun gereği,üzerine her basanı yukarıya taşıyan bu yapılar,onu keşfeden ve kullanan insanoğlunun sosyolojik,mühendislik vb alanlarında ders kitaplarına da girmiş,kimi zaman Binom Üçgeninin basamağı(Hayyam Üçgenidir aslı) kimi zaman ise ''Zafere Giden Yol'' misali yazılan kitaplarda yükselişi simgelemiştir...
Asansör çıkınca mertlik bozulmuş gibi gözükse de basamak hala en büyük yükseliş aracıdır,elektriğe ihtiyacı yokken, depremde asansöre göre daha sağlıklı olduğu söylenebilir.Pek çok şarkıya söz olmuş olan basamaklar,biraz önce söylediğim gibi yükselişin temsilidir aslında.
Modern şehirlerde yaşayan insanlar için bulunmaz bir nimet olan,zafere ulaşıldığında geçilen zorluklara atıf yapılan basamak,benim memleketimde,köyümde yoktur maalesef...Evet ilkel bir durumdur belki,ama ben köyümdeyken,çıkacak basamak bulamam, fakat yukarı çıkmam gerektiğini bilirim...Bazen yağmur yağar diyeceğim,yaradana haksızlık olacak,haftanın neredeyse 5 günü yağmurdur bizi oralar, yağmurlu ve basamaksız olan toprakta yukarı çıkmak ise hem cesaret hem yetenek ister.
Ben ve o yolları benden çok kullanan hemşerilerim alışığızdır yağmurlu ve ya yağmursuz havada,oralardan çıkmaya,alışığızdır basamaksız yükselmeye,zordur yaptığımız ama biz zoru severiz maalesef...
Hayatta olduğu gibi hayatımızın en önemli parçası olan futbol için de takımımızın yaptığı budur aslında. Karşısında oluşturulan sağlam bir yükseliş icadına karşı, toprak ve zor olan yoldan çıkmak onun tercihi olmuştur.O tercih onu çok yormuş,rakibi ise basamaklar sayesinde yukarılara çıkmıştır,ama şu vardır ki,yağmur basamakları temizleyemez,yağmur toprağı temizler...Seçtiği ve sevdiği o zor yol, ayağını kaydırma tehlikesi barındırsa da aslında ayağını değil ayağının altındaki pislikleri kaydırır,temizler...Temiz yoldan çıkan adam temiz adamdır,kirli basamaklardan tırmanmaya çalışan takımın kirli kalmak zorunda olduğu gibi...
Toprak bayırlar, ne sabır testidir,ne de acele etmek için denenebilecek bir eylem mekanı...Sadece ve sadece araçtır,varlığından övünülmeyen,hakkında kitaplar yazılmayan, teorilere ve tezlere konu olmayan bir araç...Taşıdığı anlamdan başka anlamlar yüklenmek istemeyen bir araç,bu araçtır ki o toprağın insanlarını ve o toprağın takımını lekesiz tutmuştur...
Dipnot: Trabzon ve Karadeniz,bu ülke için en gereken mekanlardan biridir.Bunu ben ukalalık ve ya kibir olsun diye değil,gerçekleri gördüğümü düşündüğüm için söylüyorum,şöyle ki;
Bu ülkede kafatasçı yaftası Trabzona yapıştırılmıştır.Yine bir zaman Radikal İslamcı tanımı yapılmıştır,bir zaman barbarlığın tanımını Trabzon ile yapmaya çalışmışlardır,''ellerinde silahlarla dolaşan çocuklar'' örneklerini,kucaklarında sıcak ama helal olduğu şüpheli evde büyüyen çocuklarına anlatmışlardır...Tüm kötü örneklerinin mutlaka bir yerinde vardır Trabzon...ve Karadeniz.Öyle büyük bir önemi vardır ki, bazı kesimler ne zaman bir kötü örnek verecek olsa orayı vermek isterler,kötüyü örnek gösterip iyiliğe sevketmek için...Bunların hepsini anlayabilen bizler,bugün de önceki gibi yapılan Pontus yaftasını dinliyoruz...Sadece dinliyoruz ama,güzel oluyor,sırada ne var? diye sormadan,edemeden...
Saygılar.
11 Ekim 2011 Salı
7 Ekim 2011 Cuma
Bir yoldur gidiyorum,ellerim ceplerimde..
Saçlarının rengi tarif edilemeyecek kadar orjinal...Tıpkı yaşadığı toprakların güzelliği gibi.Sahip olduğu saç rengi için,uzak diyarlarda,oksijen vb kimyasal ürünler sıkılıyor kafalara,ergeninden,sosyete kokoşuna kadar,ama hiç biri onun o minik kafatası kadar haketmiyor o canım güzelim sarı saçları...Saçlar sarı ama belli,büyüdükçe siyah olacak,babasının nasılsa,dedesinin nasılsa büyük ihtimal onunki de ileride beyaz olacak...
Sarı saçlarının ahenksiz sallanışını umursamadan,kendine en az bir beden büyük olduğu net olarak görülebilen koyu bordo ve tonunun yakalanmasına üreticisi(annesi) tarafından özen gösterilmemiş mavi kalın kazağının altına,abisinden kalma,yine bol olan ama çuvalın ağzının bağlandığı kırnap ile beline oturtulmuş bir bol pantoloncuk...
Ellerinin ufaklığındanmıdır,yoksa giydiklerinin bolluğundanmıdır bilinmez ama,o elleri kazağın kolundan özgürce çıkıp,pantolonun cebine rahatça giremiyor,eli pantolon cebinin dibini bulamıyor...Yürümesi zor,ama babası ve büyükleri tarafından devletin getirdiği nimet olarak adlandırılan bu toprak yolda,ayağındaki Trabzon lastiğiyle taşların üzerine basmadan gitmek için uğraşıyor,çünkü kuvvetsiz ve ufak ayakları,lastiğin esnekliğinden olsa gerek,taşa bastıkça acıyor,canı acıdıkça burnundada çeke çeke gittiği sümüğü çekmeyi unutuyor,yere düşüveriyor,ufacık uşağın,sapsarı sümüğü...
Sümük ve pantolon cebi...Bu iki alakasız tanımda, küçük uşağın diğer yaşıtlarıyla buluşma noktasına varana kadar oyuncağı oluveriyor...Buluşma noktası düzlük denilebilecek bir yer,bu zor coğrafyada,elbette eğimli tabii,ama diğerlerine göre daha uslu bir eğim o düzlüğün eğimi...Böyle düzlükler bulmak zordur,bulduğunuz zaman da herkese yakın olmaz.O yüzdendir ki,kendisine uzak olan bu düzlüğe oynamak için giden bu ufaklığın sümüğü ve pantolon cebi yeni oyun başlayana kadar en büyük oyuncak...
Düzlüğe çıktığında buluştuğu arkadaşlarının kendisinden farkı yok,soğuk havanın oyundan daha önemsiz olarak görüldüğü bu küçük kafataslarını taşıyan minik bedenlerin betimlemesi çok yakın birbirlerine...Yaşları oyun için müsait,kendilerinden bir iki yaş büyük olan abileri artık ineklerin başında duruyor,büyümüş oluyorlar çünkü...Düşünebiliyormusunuz? Bir-İki yıl sonra bu ufak bedenler ne kadar büyüyebilecekse artık,inekleri otlatabilecek bir birey oluyorlar,adam! oluyorlar...
Çuvaldızlarla dar alanda kısa paslaşmalar yapılarak ustalıkla dikilmiş,yaraları ve yamaları sağlamlaştırılmış bir top-top demeye sosyete diyarında iki şahit bir de belediye başkanı ister- o topun peşinden koşan küçük bireyler,onlara göre dümdüz,fakat aşağıki yoldan geçen turistlere göre en az 20 en fazla 30 derece eğimli bayır olan yerde...Hepsi fişek gibi fırlıyor,kaleci oyunu orta sahada kurmaya yeminli adeta,defans yapmanın ne olduğunu bilmiyor bu uşaklar,iki takımda oyunu orta sahada kurmaya çalışınca, sümükler birbirine değecek kadar yakın temasa geçiyorlar...Omuz-omuza yapılan bu sümük yarışında ince bilek hareketiyle,sağ-sol,yan-orta vs çapraz bağları zorlamadan sıyrılabilen bir küçük uşacuk oyunu rahatlatıp takımını gol pozisyonuna sokabiliyor...
Takım olmanın önemini,yolda yürürken her seferinde düşünen,ama herbirinin tek tek takımın en önemli silahı olduğunu iddia eden yürekler...Öyle ki, pas verirse,emiceoğlu araya girebilir..Hele topu çalıpta golü attı mı,bakamaz yüzüne emiceoğlunun...Çalım yapıp kaptırır daha iyi...
Sadece birinin değil,hepsinin üzerindeki kazak bordo-mavi tonlara sahip...Aynı tonda olmasalar da aslında her kazak has bir lisanslı ürün o bölge için...Onlara göre,analarının diktiği bu kazak,ter tutmuyor,oyun serbestisi sağlıyor...Analarına göre ise,kazağın teri,oğlana atılabilecek dayak ile doğru orantılı...
Sarı saçlara sahip çocuklar böyle büyüyorlar,o zor coğrafyada düzlük dediği yerlerin gurbette yokuş anlamına geldiğini öğreniyorlar,onlar büyüdükçe,küçük bedenlerindeki saflık,kandırıldıkça kurnazlığı,tilkiliği anlayacak bir mekanizmaya dönüşüyor,doğal olarakta sarı saçları eskisi kadar ahenksiz bir dalgalanma yapmak istemiyor,kararıyor,siyah oluveriyorlar...Onlar büyüdükçe ve gurbette ve ya şehir merkezinde yaşadıkça, sağ çapraz bağları zedelemeden ince bilek hareketlerinin ne kadar önemli olduğunu, bunun böyük şehirdeki tanımınında ticari anlamda ''girişimcilik'', ilmi anlamda''icat'', futbol anlamında ise''doğuştan yetenek'' olduğunu anlıyorlar, eski sarı saçlarını önemsemeden siyah saçlarını kaşırken...
Kırnap ile bağlanmış olan pantolonlarının yerini kimisinin çok kaliteli,kimisinin ise olabildiğince ucuz olmasına dikkat edilen ama bedene oturan pantolonlar yer alıyor...Ellerinin, kazak-gömlek vs kollarından özgürce çıkıp,pantolonunun dibini hunharca keşfedebildiği bir büyüklüğe sahip olduğunu umursamıyorlar...Toprak yollarının nimetini unutmadan,asfaltın kıymetini biliyorlar,asfalttan başka yol görmeyen bireyler karşısında,deyim yerindeyse asfaltı ağlatıyorlar...Yokluktan varlık oluşturup, o varlık ile en iyiye kafa tutmayı, inek otlatmanın verdiği sorumluluktan önce oynayabildiği kadar oynadığı oyunlarda öğreniyorlar...Bu toprağın çocukları genellikle başarılı oluyorlar,nereye giderse gitsinler, bordo-mavi kazaklarının teri emdiğini düşünüp,kendi işlerinde terletebildikçe terliyorlar...Kazanıyorlar.Kazandıkça, çekilemiyorlar,haksızlıklar boy göstermeye başlıyorlar...
Bu toprağın çocukları,toprakları ile yaşadıkları gurbetin aynı ülke sınırları içerisinde olmasına rağmen,dışlanıyorlar...Başkalaştırılmaya çalışılıyorlar...Hayatlarında kendi çizgilerini uzatmak yerine rakiplerinin çizgilerini kısaltmayı babalarından öğrenmiş ve bunu ata mesleği benimsemiş kişiler tarafından dışlanıyorlar...
Kendilerine söylenen hakaretler ve hareketler sadece simgesi olabiliyor bu kıskançlığın...Bu çocuklar her başarıda daha da dışlanıyorlar,öyle ki, burunlarından dışarı özgürce çıkan ve atmosfere merhaba diyen sümük zerrecikleri, şimdi o atmosfere çıkmak istemiyor...Tiksiniyor...
Zor coğrafyanın,zor çocukları, bu topraklarda işkencelere uğruyorlar, işkenceler yetmiyor,haysiyet ve onurlarına dokunan hakaretlere uğruyorlar...Onlar bu haksızlığa uğrarken, doğdukları coğrafyada yeni kırnaplı pantolonlar sahiplerini,yeni sümükler ise burun deliklerini buluyorlar...
Anlaşılabilen tek bir şey var ki, zor bölgenin zor çocukları herşeye rağmen,süregelmeye devam ediyorlar, yeni yeni zor ve ufak uşaklar, başkente göre kuzey ve doğudaki topraklarda büyüyorlar, kıskanılan taraf büyürken,kıskanan taraf izlemek durumunda kalıyor...bakakalıyor...
Not: Herşeye rağmen ikinci sınıf görülen zor çocuklara,zor toprağın zor çocuklarına gelsin...
Saygılar...
Sarı saçlarının ahenksiz sallanışını umursamadan,kendine en az bir beden büyük olduğu net olarak görülebilen koyu bordo ve tonunun yakalanmasına üreticisi(annesi) tarafından özen gösterilmemiş mavi kalın kazağının altına,abisinden kalma,yine bol olan ama çuvalın ağzının bağlandığı kırnap ile beline oturtulmuş bir bol pantoloncuk...
Ellerinin ufaklığındanmıdır,yoksa giydiklerinin bolluğundanmıdır bilinmez ama,o elleri kazağın kolundan özgürce çıkıp,pantolonun cebine rahatça giremiyor,eli pantolon cebinin dibini bulamıyor...Yürümesi zor,ama babası ve büyükleri tarafından devletin getirdiği nimet olarak adlandırılan bu toprak yolda,ayağındaki Trabzon lastiğiyle taşların üzerine basmadan gitmek için uğraşıyor,çünkü kuvvetsiz ve ufak ayakları,lastiğin esnekliğinden olsa gerek,taşa bastıkça acıyor,canı acıdıkça burnundada çeke çeke gittiği sümüğü çekmeyi unutuyor,yere düşüveriyor,ufacık uşağın,sapsarı sümüğü...
Sümük ve pantolon cebi...Bu iki alakasız tanımda, küçük uşağın diğer yaşıtlarıyla buluşma noktasına varana kadar oyuncağı oluveriyor...Buluşma noktası düzlük denilebilecek bir yer,bu zor coğrafyada,elbette eğimli tabii,ama diğerlerine göre daha uslu bir eğim o düzlüğün eğimi...Böyle düzlükler bulmak zordur,bulduğunuz zaman da herkese yakın olmaz.O yüzdendir ki,kendisine uzak olan bu düzlüğe oynamak için giden bu ufaklığın sümüğü ve pantolon cebi yeni oyun başlayana kadar en büyük oyuncak...
Düzlüğe çıktığında buluştuğu arkadaşlarının kendisinden farkı yok,soğuk havanın oyundan daha önemsiz olarak görüldüğü bu küçük kafataslarını taşıyan minik bedenlerin betimlemesi çok yakın birbirlerine...Yaşları oyun için müsait,kendilerinden bir iki yaş büyük olan abileri artık ineklerin başında duruyor,büyümüş oluyorlar çünkü...Düşünebiliyormusunuz? Bir-İki yıl sonra bu ufak bedenler ne kadar büyüyebilecekse artık,inekleri otlatabilecek bir birey oluyorlar,adam! oluyorlar...
Çuvaldızlarla dar alanda kısa paslaşmalar yapılarak ustalıkla dikilmiş,yaraları ve yamaları sağlamlaştırılmış bir top-top demeye sosyete diyarında iki şahit bir de belediye başkanı ister- o topun peşinden koşan küçük bireyler,onlara göre dümdüz,fakat aşağıki yoldan geçen turistlere göre en az 20 en fazla 30 derece eğimli bayır olan yerde...Hepsi fişek gibi fırlıyor,kaleci oyunu orta sahada kurmaya yeminli adeta,defans yapmanın ne olduğunu bilmiyor bu uşaklar,iki takımda oyunu orta sahada kurmaya çalışınca, sümükler birbirine değecek kadar yakın temasa geçiyorlar...Omuz-omuza yapılan bu sümük yarışında ince bilek hareketiyle,sağ-sol,yan-orta vs çapraz bağları zorlamadan sıyrılabilen bir küçük uşacuk oyunu rahatlatıp takımını gol pozisyonuna sokabiliyor...
Takım olmanın önemini,yolda yürürken her seferinde düşünen,ama herbirinin tek tek takımın en önemli silahı olduğunu iddia eden yürekler...Öyle ki, pas verirse,emiceoğlu araya girebilir..Hele topu çalıpta golü attı mı,bakamaz yüzüne emiceoğlunun...Çalım yapıp kaptırır daha iyi...
Sadece birinin değil,hepsinin üzerindeki kazak bordo-mavi tonlara sahip...Aynı tonda olmasalar da aslında her kazak has bir lisanslı ürün o bölge için...Onlara göre,analarının diktiği bu kazak,ter tutmuyor,oyun serbestisi sağlıyor...Analarına göre ise,kazağın teri,oğlana atılabilecek dayak ile doğru orantılı...
Sarı saçlara sahip çocuklar böyle büyüyorlar,o zor coğrafyada düzlük dediği yerlerin gurbette yokuş anlamına geldiğini öğreniyorlar,onlar büyüdükçe,küçük bedenlerindeki saflık,kandırıldıkça kurnazlığı,tilkiliği anlayacak bir mekanizmaya dönüşüyor,doğal olarakta sarı saçları eskisi kadar ahenksiz bir dalgalanma yapmak istemiyor,kararıyor,siyah oluveriyorlar...Onlar büyüdükçe ve gurbette ve ya şehir merkezinde yaşadıkça, sağ çapraz bağları zedelemeden ince bilek hareketlerinin ne kadar önemli olduğunu, bunun böyük şehirdeki tanımınında ticari anlamda ''girişimcilik'', ilmi anlamda''icat'', futbol anlamında ise''doğuştan yetenek'' olduğunu anlıyorlar, eski sarı saçlarını önemsemeden siyah saçlarını kaşırken...
Kırnap ile bağlanmış olan pantolonlarının yerini kimisinin çok kaliteli,kimisinin ise olabildiğince ucuz olmasına dikkat edilen ama bedene oturan pantolonlar yer alıyor...Ellerinin, kazak-gömlek vs kollarından özgürce çıkıp,pantolonunun dibini hunharca keşfedebildiği bir büyüklüğe sahip olduğunu umursamıyorlar...Toprak yollarının nimetini unutmadan,asfaltın kıymetini biliyorlar,asfalttan başka yol görmeyen bireyler karşısında,deyim yerindeyse asfaltı ağlatıyorlar...Yokluktan varlık oluşturup, o varlık ile en iyiye kafa tutmayı, inek otlatmanın verdiği sorumluluktan önce oynayabildiği kadar oynadığı oyunlarda öğreniyorlar...Bu toprağın çocukları genellikle başarılı oluyorlar,nereye giderse gitsinler, bordo-mavi kazaklarının teri emdiğini düşünüp,kendi işlerinde terletebildikçe terliyorlar...Kazanıyorlar.Kazandıkça, çekilemiyorlar,haksızlıklar boy göstermeye başlıyorlar...
Bu toprağın çocukları,toprakları ile yaşadıkları gurbetin aynı ülke sınırları içerisinde olmasına rağmen,dışlanıyorlar...Başkalaştırılmaya çalışılıyorlar...Hayatlarında kendi çizgilerini uzatmak yerine rakiplerinin çizgilerini kısaltmayı babalarından öğrenmiş ve bunu ata mesleği benimsemiş kişiler tarafından dışlanıyorlar...
Kendilerine söylenen hakaretler ve hareketler sadece simgesi olabiliyor bu kıskançlığın...Bu çocuklar her başarıda daha da dışlanıyorlar,öyle ki, burunlarından dışarı özgürce çıkan ve atmosfere merhaba diyen sümük zerrecikleri, şimdi o atmosfere çıkmak istemiyor...Tiksiniyor...
Zor coğrafyanın,zor çocukları, bu topraklarda işkencelere uğruyorlar, işkenceler yetmiyor,haysiyet ve onurlarına dokunan hakaretlere uğruyorlar...Onlar bu haksızlığa uğrarken, doğdukları coğrafyada yeni kırnaplı pantolonlar sahiplerini,yeni sümükler ise burun deliklerini buluyorlar...
Anlaşılabilen tek bir şey var ki, zor bölgenin zor çocukları herşeye rağmen,süregelmeye devam ediyorlar, yeni yeni zor ve ufak uşaklar, başkente göre kuzey ve doğudaki topraklarda büyüyorlar, kıskanılan taraf büyürken,kıskanan taraf izlemek durumunda kalıyor...bakakalıyor...
Not: Herşeye rağmen ikinci sınıf görülen zor çocuklara,zor toprağın zor çocuklarına gelsin...
Saygılar...
3 Ekim 2011 Pazartesi
İbret,Çehre,Tahsil,Edep(Haya)...
Bilmiyorum başlıktaki kelimeleri yanyana gördüğünüzde aklınıza ilk gelen nedir diye fakat ben bu kelimeleri o güzel şairin mısralarından çıkardım,dipnot olarak başlığa koydum(!), kıssadan hissesi başlıkta belirteyim dedim,malum sever ülkemiz kıssadan hisseleri,konuların anafikrini bilmeden...
Ne ibretliktir kızarmak bilmeyen çehren;
Bırak kardeşim tahsili,git önce edep,haya öğren!
(M.Akif.ERSOY)
Konu konu başlık başlık gidelim...
1)İbret:
TDK anlamını koyuverin bir kenara,nasihatlaride unutun,direkt musibete bakın çünkü ne tdk anlamı ne nasihat kavramı başlığın muhatapları için çokta önemli olmuoyr,taa ki musibet başlarına geliyor,ilahi adaletin sahibi tarafından,bu sefer de ilahi adalete kızıp,ilahi adaletin sahibine ''Allah sorar bunun hesabını'' diyorlar... Yani; gözlüklerinin odakları o kadar bozulmuş oluyor ki genellikle,ilahi adaletin sahibini,ilahi adaletin sahibine şikayet ediyorlar,bir bilinmeyeli denklemi,karelerle,küplerle çözmeye çalışıyorlar...
İbret almak,sanırım fenerbahçe camiasının haram gördüğü bir durum.Bir kere olsun, düştükleri yanlışın sebebini kendilerinde arasalar,bir kere olsun suçlu için önce aynaya baksalar,bir kere olsun başka camialara laf atabilecek kadar delikanlı olan yüreklerini,temizlikle doldurup,ayna karşısına geçsinler,kendi günahlarını kendi yüzlerine söyleseler,alemlerin Rab'bi o günahların hesabını sormadan...
2)Çehre
Yıllardır yaptıkları haksızlıkları görmeyip,tecelli eden İLAHİ ADALETe karşı çıkıp,mağdur rolünü oynayabilmek demek, dünyanın en kötü insanının bile aklına gelmez...Yani demek istediğim, bu olumsuzlukları fb liler bile bile yapmıyorlar,maalesef,kendi yöneticilerini kendilerinden doğru,kendilerinden zeki sanıyorlar,yıllardır yöneticilerinin yaptıkları günahlarla boy abdesti alıyorlar...
Kendi şehrinde,kendi takımını ağır silahlar eşliğinde stada sokturan mantalite kimin? Başbakan ile anlaşıp, devletin siyasi otoritesini bir şehirde derebeyi yapan kim? Bunların cevabını biliyor mu o fb taraftarı...Bilmez...çünkü umurlarında olmaz,bilmedikleri için o günahlara sahip çıkarlar...
Türk Futbol tarihinde,siyasilerle en sıkı-fıkı ilişki içinde olan,ama hep en küçük olumsuzlukla''bunlar fbye yönelik siyasi operasyon'' diyen zihniyeti ortaya çıkaran kim?En çok koyan da, onca ses kaydına rağmen,hala mağdurum diyen kim? Futbolu yeşil saha dışına çıkarıp haksızlık yapıpta,masabaşında futbol oynanmasından şikayet eden kim?
En önemli soru da şu: Bu soruların sonu gelir mi? Maalesef hayır.Bu soruların muhatabı ve sorumlusu kim? bir çehre,ki o kızarmak bilmez...pişer ama yine kızarmak bilmez...
3)Tahsil
Yöneticilerinin profilleri,her zaman üst düzey,gerek aile ağaçları,gerek eğitim seviyeleri...Taraftarlıktan,sade taraftarlıktan başkanlığa yükselen bir yönetici sayabilir misiniz? Fenerbahçe'ye başkan olmak,yüksek tahsil gerektirir.Ama sadece yüksek tahsil,edep hayaya gerek kalmaz ki maalesef bu sorunun anası,şikenin babası...
4)Edep
Eksikliği o camiada en çok olan şey.Yönetim bazında.Yukarıdaki maddede de söyledim, yönetim hep birilerinin elinde,tahsili yüksek,edep seviyesi düşük olmak şartıyla...Adım gibi emin değilim,adım gibi biliyorum ki, çok dürüst insanlar var,o renklere aşık,o yüzden en kızgın anda bile renklere küfretmenin yanlış olduğunu biliyorum...Üzüldüğüm nokta; dürüst yüreklere sahip insanların,o edepsiz yürekleri savunmak için çaba göstermesi,çünkü onlara inanmak zorunda bırakılması...
Ek Madde: Vicdan,kibir,adalet,hesap sorma...
Vicdan vicdan diye bu süreçte inleyenlerin, geçen sezon ki süreçte nelerin örtbas edildiğini bilmediğini ve gözleri kör şekilde görevlendirildiğini bildiğimiz için,vicdan diye çağırmaları,bağırmaları biraz da güldürüyor bizi,yukarıda Allah var.
Vicdan diye bağırıp, kibirlerinden aman vermeyen insanlar biraz da güldürüyor bizi,yukarıda Allah var.
Adaletsiz ve vicdansız vicdan talepkarlarının,adalet istemesi bizi biraz da güldürüyor,yukarıda Allah var.
Tüm bunları isteyip, sonunda da ''Bu camia bunun hesabını sorar'' diyen zekilere de bizim bir cevabımız var, Bakara süresindeki bir ayetin bir kısmıyla ve kendi düşüncemizle...
''Herkesin kazandığı hayır kendine,yapacağı şer de kendinedir.'' Yani Allahtan büyük değilsiniz,kendinizi ne kadar büyük görseniz de,onun adaletinden sual olunmaz,siz o suallere cevap vermekten kaçıp, yapmacık sualler üretseniz bile, bir hesap sorulacaksa en güzel ve doğru o sorar,siz en iyi hesabı kendinizin sorduğunu sansanız bile...
Şüphesiz bu soruşturma sürecinde herkes için bir ibret vardır,gözündeki bandı kaldırabileninde tutun,ağzındaki bandı çıkarabilene kadar...O ibreti almak için,vicdan ve edep yeter...Siz de hiç bulunmasa bile...
Saygılar.
Ne ibretliktir kızarmak bilmeyen çehren;
Bırak kardeşim tahsili,git önce edep,haya öğren!
(M.Akif.ERSOY)
Konu konu başlık başlık gidelim...
1)İbret:
TDK anlamını koyuverin bir kenara,nasihatlaride unutun,direkt musibete bakın çünkü ne tdk anlamı ne nasihat kavramı başlığın muhatapları için çokta önemli olmuoyr,taa ki musibet başlarına geliyor,ilahi adaletin sahibi tarafından,bu sefer de ilahi adalete kızıp,ilahi adaletin sahibine ''Allah sorar bunun hesabını'' diyorlar... Yani; gözlüklerinin odakları o kadar bozulmuş oluyor ki genellikle,ilahi adaletin sahibini,ilahi adaletin sahibine şikayet ediyorlar,bir bilinmeyeli denklemi,karelerle,küplerle çözmeye çalışıyorlar...
İbret almak,sanırım fenerbahçe camiasının haram gördüğü bir durum.Bir kere olsun, düştükleri yanlışın sebebini kendilerinde arasalar,bir kere olsun suçlu için önce aynaya baksalar,bir kere olsun başka camialara laf atabilecek kadar delikanlı olan yüreklerini,temizlikle doldurup,ayna karşısına geçsinler,kendi günahlarını kendi yüzlerine söyleseler,alemlerin Rab'bi o günahların hesabını sormadan...
2)Çehre
Yıllardır yaptıkları haksızlıkları görmeyip,tecelli eden İLAHİ ADALETe karşı çıkıp,mağdur rolünü oynayabilmek demek, dünyanın en kötü insanının bile aklına gelmez...Yani demek istediğim, bu olumsuzlukları fb liler bile bile yapmıyorlar,maalesef,kendi yöneticilerini kendilerinden doğru,kendilerinden zeki sanıyorlar,yıllardır yöneticilerinin yaptıkları günahlarla boy abdesti alıyorlar...
Kendi şehrinde,kendi takımını ağır silahlar eşliğinde stada sokturan mantalite kimin? Başbakan ile anlaşıp, devletin siyasi otoritesini bir şehirde derebeyi yapan kim? Bunların cevabını biliyor mu o fb taraftarı...Bilmez...çünkü umurlarında olmaz,bilmedikleri için o günahlara sahip çıkarlar...
Türk Futbol tarihinde,siyasilerle en sıkı-fıkı ilişki içinde olan,ama hep en küçük olumsuzlukla''bunlar fbye yönelik siyasi operasyon'' diyen zihniyeti ortaya çıkaran kim?En çok koyan da, onca ses kaydına rağmen,hala mağdurum diyen kim? Futbolu yeşil saha dışına çıkarıp haksızlık yapıpta,masabaşında futbol oynanmasından şikayet eden kim?
En önemli soru da şu: Bu soruların sonu gelir mi? Maalesef hayır.Bu soruların muhatabı ve sorumlusu kim? bir çehre,ki o kızarmak bilmez...pişer ama yine kızarmak bilmez...
3)Tahsil
Yöneticilerinin profilleri,her zaman üst düzey,gerek aile ağaçları,gerek eğitim seviyeleri...Taraftarlıktan,sade taraftarlıktan başkanlığa yükselen bir yönetici sayabilir misiniz? Fenerbahçe'ye başkan olmak,yüksek tahsil gerektirir.Ama sadece yüksek tahsil,edep hayaya gerek kalmaz ki maalesef bu sorunun anası,şikenin babası...
4)Edep
Eksikliği o camiada en çok olan şey.Yönetim bazında.Yukarıdaki maddede de söyledim, yönetim hep birilerinin elinde,tahsili yüksek,edep seviyesi düşük olmak şartıyla...Adım gibi emin değilim,adım gibi biliyorum ki, çok dürüst insanlar var,o renklere aşık,o yüzden en kızgın anda bile renklere küfretmenin yanlış olduğunu biliyorum...Üzüldüğüm nokta; dürüst yüreklere sahip insanların,o edepsiz yürekleri savunmak için çaba göstermesi,çünkü onlara inanmak zorunda bırakılması...
Ek Madde: Vicdan,kibir,adalet,hesap sorma...
Vicdan vicdan diye bu süreçte inleyenlerin, geçen sezon ki süreçte nelerin örtbas edildiğini bilmediğini ve gözleri kör şekilde görevlendirildiğini bildiğimiz için,vicdan diye çağırmaları,bağırmaları biraz da güldürüyor bizi,yukarıda Allah var.
Vicdan diye bağırıp, kibirlerinden aman vermeyen insanlar biraz da güldürüyor bizi,yukarıda Allah var.
Adaletsiz ve vicdansız vicdan talepkarlarının,adalet istemesi bizi biraz da güldürüyor,yukarıda Allah var.
Tüm bunları isteyip, sonunda da ''Bu camia bunun hesabını sorar'' diyen zekilere de bizim bir cevabımız var, Bakara süresindeki bir ayetin bir kısmıyla ve kendi düşüncemizle...
''Herkesin kazandığı hayır kendine,yapacağı şer de kendinedir.'' Yani Allahtan büyük değilsiniz,kendinizi ne kadar büyük görseniz de,onun adaletinden sual olunmaz,siz o suallere cevap vermekten kaçıp, yapmacık sualler üretseniz bile, bir hesap sorulacaksa en güzel ve doğru o sorar,siz en iyi hesabı kendinizin sorduğunu sansanız bile...
Şüphesiz bu soruşturma sürecinde herkes için bir ibret vardır,gözündeki bandı kaldırabileninde tutun,ağzındaki bandı çıkarabilene kadar...O ibreti almak için,vicdan ve edep yeter...Siz de hiç bulunmasa bile...
Saygılar.
28 Eylül 2011 Çarşamba
Tatar Ramazan(Trabzonspor)
Simyacı ile Trabzonspor arasındaki benzerlikleri,kendime göre uzun zaman önce anlatmıştım.Şimdi Trabzonspor'un başka özelliklerini anlatmanın vaktidir.Malum bu takım öyle bir takım ki, milliyetçi kişi,onda milliyetçiliği;devrimci kişi onda devrimciliği buluyor...Maçlara anlam katan bu takım, maçlarla sınırlı kalmayıp insanoğlunun haftaiçine ya daha çok anlam katıyor,ya da aldığı sonuçla herşeyi anlamsız kılıyor...
Inter maçından sonra oynadığımız Lille maçı, Trabzonspor gerçeklerinden çok ülke gerçekleriyle başbaşa bıraktı bizleri...Çünkü ortaya koyulan oyun kafa karıştıracak cinsten.Eleştiriler yine tavanda,2 maçta 4 puan toplanmış olmasına rağmen...
Inter maçı için,bizim kendi ülkemizin(!) medyası, maçı farklı şekilde izlemiş olacak ki, ''Trabzon'un şansı'' manasına gelen haberler yapıldı,konuşmalar çıkarıldı.Fakat onlar bu lafları söylerken,Avrupa ŞL kamuoyu,Trabzon'un oyununun modern bir deplasman futbolu örneği çizdiğini söyledi...Türkiye'de çok az isim, Modern Futbolda,deplasmandaki bir 4.torba takımının 1.torba takımına karşı oynadığı mücadele olarak tanımladı maçı...
Lille maçına gelince...Eminim benim gibi sizlerde en çok bu maçtan çekiniyordunuz.Çünkü rakip evinden çok,deplasmanda iyi performans ortaya koyabilen bir görüntüye ve yapıya sahip.Üstelik 2 senelik kurulu bir takım olmaları,bizim gibi yeni kurulmuş bir takıma karşı üstün kılıyor kendilerini.İşte tam da bunun farkına vararak,başlamışız oyuna,(ben kaçırdım ilk anları,ilk dakikaları banttan izledim)ve sıkıntılar yaşamışız.Tam bu sıkıntıları atlattık derken,aslında çok basit bir gol yiyince çekiniyor insan...Kaybedilecek 3 puana değil, malum bizim öz ulusal medyamız varya!''Neler yazacaklar yine kendilerini tatmin etmek için ve bizim sinir katsayımızı yükseltmek için'' diye düşünüyoruz.
Maçı geri kalan dakikalarında,Lillenin ikinci bir net pozisyonu oluyor,onu da kalecimiz Tolgamız kurtarıyor...Biz ise Adrian değişikliğinden sonra orta sahada daha iyi top tutuyoruz ve dakikalar geç olsa da Henri ve Halil ile daha çok hücum hattında top oynayabiliyoruz.Nitekim bu baskının sonucunda, penaltı ile durum eşitliyoruz.
Ertesi sabah,soda içmeyi unutmuş editörlerimizin yorumlarını merak ediyoruz.Ertesi sabaha kalıyoruz,çünkü maç sonrası canlı yayın izleyemiyoruz! Avrupa'ya göz atıyoruz netten, Trabzonspor'un oyununu öven cümleler ile karşılaşıyoruz,ülkemizde canlı yayın yokken!
Yine aynı cümleler,aynı sözler...Trabzon'un şansından bahsediliyor...Tek bir pozisyon bulamadan alınan 1 puandan,atılan 1 golden bahsediliyor...Açıkçası gülünç bir durum ama ağzımızla gülemeyecek kadar da komik bir durum...
Maçın açık bir şekilde orta saha mücadelesi olacağını,maçtan önce Zokoramız belirtiyor.Nitekim öyle de oluyor,Trabzonspor daha çok topu hücum hattında tutmasına rağmen,ceza sahasına girmekte zorlanırken,Lille orta sahada üstünlüğü ilk 30 dakikadan sonra kaybederken,kontralarla ceza sahasına girip 2 pozisyon yaratıyor,biri gol oluyor...Yani adı üzerinde,Orta saha mücadelesi olarak tanımlanıyor aynı maçımız Avrupa'da...
Bütün bunlar,aslında birşeyi,tekrar gözler önüne seriyor.İstanbul medyasının ekmeğine yağ sürdürtmeyen,İstanbul takımlarından birinin hırsızlığını engelleyen takım olan Trabzonspor,İstanbul medyası tarafından yok sayılıyor...Görmezden geliniyor.Zaten, bu yüzden İstanbul her zaman Anadolu'ya uzak kalmıyor mu...
Fenerbahçe,Galatasaray,Beşiktaş sanki her sene şl de San Siro'da yüzde 90 topla oynama oranına sahip ve net pozisyonlarla açık ara farkla maç kazanıyormuş gibi, sanki İstanbul takımları her sene Fransa Şampiyonunu kendi evinde,tek kaleye mahkum ediyormuş gibi yapılan yorumlar çok komik...Aklımıza efsane bir filmden efsane bir replik geliyor...Hani İstanbul Medyasının kurulu düzenini sarsan Trabzonspor ile Devletin çarpık mapus yapısını sarsan Tatar Ramazan'ı karşılaştıracak cinsten...
Hüseyin Müdür: Sen burada yalnız değilsin Ramazan,bizde dosyan var biliyorsun.
Tatar Ramazan: Biliyorum.
Hüseyin Müdür: Ve dosyan hayli yüklü.
Tatar Ramazan: Olabilir.
Hüseyin Müdür: Biz burasını mahkumlara danışarak değil,kanunlara,nizamlara göre idare ederiz.
Tatar Ramazan:İdare edersiniz de,içerisi neden karmakarışık?!
Hüseyin Müdür: Onu size sormalı! Kapı ağzına geliyorsun,idarenin gardiyanını bakkal çırağı gibi azarlıyorsun.
Tatar Ramazan:Bunu neden yapmışız ama?!
Hüseyin Müdür:Burası hükümet dairesi,benimle tartışma kapısı mı açmak istiyorsun?Gardiyanlardan sonra bize mi geldi sıra?Seni kapalıya atıyorum!Orada da kabaran günahlarının hesabını yaparsın!
Tatar Ramazan: Siz beni resimlerde gördüğünüz mahkumlarla karıştırıyorsunuz galiba müdür bey.Benim adım Tatar Ramazan!BEN BU OYUNU BOZARIM!
Yani aslında bizim karşımızda gördüğümüz,ne İstanbul medyası,ne fenerbahçe...Onlar sadece bu kirli düzenin gardiyanları,ve bizde o gardiyanları tartakladık...Oyunu bozmaya ant içtik,adımız Trabzonspor çünkü...Gardiyanı tartakladık,sıra Abdurrahman Çavuşta...Sonra ise Hüseyin Müdürde...
Eğer sizde merak ederseniz,Trabzonspor ile Tatar Ramazan arasındaki benzerlikleri görebilirsiniz,belki tek fark Trabzonspor'un belindeki Sürmene Kamasının daha tehlikeli olmasıdır...
Saygılar.
Inter maçından sonra oynadığımız Lille maçı, Trabzonspor gerçeklerinden çok ülke gerçekleriyle başbaşa bıraktı bizleri...Çünkü ortaya koyulan oyun kafa karıştıracak cinsten.Eleştiriler yine tavanda,2 maçta 4 puan toplanmış olmasına rağmen...
Inter maçı için,bizim kendi ülkemizin(!) medyası, maçı farklı şekilde izlemiş olacak ki, ''Trabzon'un şansı'' manasına gelen haberler yapıldı,konuşmalar çıkarıldı.Fakat onlar bu lafları söylerken,Avrupa ŞL kamuoyu,Trabzon'un oyununun modern bir deplasman futbolu örneği çizdiğini söyledi...Türkiye'de çok az isim, Modern Futbolda,deplasmandaki bir 4.torba takımının 1.torba takımına karşı oynadığı mücadele olarak tanımladı maçı...
Lille maçına gelince...Eminim benim gibi sizlerde en çok bu maçtan çekiniyordunuz.Çünkü rakip evinden çok,deplasmanda iyi performans ortaya koyabilen bir görüntüye ve yapıya sahip.Üstelik 2 senelik kurulu bir takım olmaları,bizim gibi yeni kurulmuş bir takıma karşı üstün kılıyor kendilerini.İşte tam da bunun farkına vararak,başlamışız oyuna,(ben kaçırdım ilk anları,ilk dakikaları banttan izledim)ve sıkıntılar yaşamışız.Tam bu sıkıntıları atlattık derken,aslında çok basit bir gol yiyince çekiniyor insan...Kaybedilecek 3 puana değil, malum bizim öz ulusal medyamız varya!''Neler yazacaklar yine kendilerini tatmin etmek için ve bizim sinir katsayımızı yükseltmek için'' diye düşünüyoruz.
Maçı geri kalan dakikalarında,Lillenin ikinci bir net pozisyonu oluyor,onu da kalecimiz Tolgamız kurtarıyor...Biz ise Adrian değişikliğinden sonra orta sahada daha iyi top tutuyoruz ve dakikalar geç olsa da Henri ve Halil ile daha çok hücum hattında top oynayabiliyoruz.Nitekim bu baskının sonucunda, penaltı ile durum eşitliyoruz.
Ertesi sabah,soda içmeyi unutmuş editörlerimizin yorumlarını merak ediyoruz.Ertesi sabaha kalıyoruz,çünkü maç sonrası canlı yayın izleyemiyoruz! Avrupa'ya göz atıyoruz netten, Trabzonspor'un oyununu öven cümleler ile karşılaşıyoruz,ülkemizde canlı yayın yokken!
Yine aynı cümleler,aynı sözler...Trabzon'un şansından bahsediliyor...Tek bir pozisyon bulamadan alınan 1 puandan,atılan 1 golden bahsediliyor...Açıkçası gülünç bir durum ama ağzımızla gülemeyecek kadar da komik bir durum...
Maçın açık bir şekilde orta saha mücadelesi olacağını,maçtan önce Zokoramız belirtiyor.Nitekim öyle de oluyor,Trabzonspor daha çok topu hücum hattında tutmasına rağmen,ceza sahasına girmekte zorlanırken,Lille orta sahada üstünlüğü ilk 30 dakikadan sonra kaybederken,kontralarla ceza sahasına girip 2 pozisyon yaratıyor,biri gol oluyor...Yani adı üzerinde,Orta saha mücadelesi olarak tanımlanıyor aynı maçımız Avrupa'da...
Bütün bunlar,aslında birşeyi,tekrar gözler önüne seriyor.İstanbul medyasının ekmeğine yağ sürdürtmeyen,İstanbul takımlarından birinin hırsızlığını engelleyen takım olan Trabzonspor,İstanbul medyası tarafından yok sayılıyor...Görmezden geliniyor.Zaten, bu yüzden İstanbul her zaman Anadolu'ya uzak kalmıyor mu...
Fenerbahçe,Galatasaray,Beşiktaş sanki her sene şl de San Siro'da yüzde 90 topla oynama oranına sahip ve net pozisyonlarla açık ara farkla maç kazanıyormuş gibi, sanki İstanbul takımları her sene Fransa Şampiyonunu kendi evinde,tek kaleye mahkum ediyormuş gibi yapılan yorumlar çok komik...Aklımıza efsane bir filmden efsane bir replik geliyor...Hani İstanbul Medyasının kurulu düzenini sarsan Trabzonspor ile Devletin çarpık mapus yapısını sarsan Tatar Ramazan'ı karşılaştıracak cinsten...
Hüseyin Müdür: Sen burada yalnız değilsin Ramazan,bizde dosyan var biliyorsun.
Tatar Ramazan: Biliyorum.
Hüseyin Müdür: Ve dosyan hayli yüklü.
Tatar Ramazan: Olabilir.
Hüseyin Müdür: Biz burasını mahkumlara danışarak değil,kanunlara,nizamlara göre idare ederiz.
Tatar Ramazan:İdare edersiniz de,içerisi neden karmakarışık?!
Hüseyin Müdür: Onu size sormalı! Kapı ağzına geliyorsun,idarenin gardiyanını bakkal çırağı gibi azarlıyorsun.
Tatar Ramazan:Bunu neden yapmışız ama?!
Hüseyin Müdür:Burası hükümet dairesi,benimle tartışma kapısı mı açmak istiyorsun?Gardiyanlardan sonra bize mi geldi sıra?Seni kapalıya atıyorum!Orada da kabaran günahlarının hesabını yaparsın!
Tatar Ramazan: Siz beni resimlerde gördüğünüz mahkumlarla karıştırıyorsunuz galiba müdür bey.Benim adım Tatar Ramazan!BEN BU OYUNU BOZARIM!
Yani aslında bizim karşımızda gördüğümüz,ne İstanbul medyası,ne fenerbahçe...Onlar sadece bu kirli düzenin gardiyanları,ve bizde o gardiyanları tartakladık...Oyunu bozmaya ant içtik,adımız Trabzonspor çünkü...Gardiyanı tartakladık,sıra Abdurrahman Çavuşta...Sonra ise Hüseyin Müdürde...
Eğer sizde merak ederseniz,Trabzonspor ile Tatar Ramazan arasındaki benzerlikleri görebilirsiniz,belki tek fark Trabzonspor'un belindeki Sürmene Kamasının daha tehlikeli olmasıdır...
Saygılar.
22 Eylül 2011 Perşembe
Karabükspor!Demir!Çelik!
Bolu'dan,otobandan,Karabük için saptığınızda, Batı Karadeniz yolculuğunuz başlamış demektir.Karadeniz'in batısı nedir ki? Bize öğretilen derslerin yalancısı olmuş diller alışıktır buna...Karadeniz'in doğusu,ortası,batısı olmaz.O denize kıyısı olan her şehir(inanın İstanbul hariç) nefesini alır denizin içine,ciğerlerine...O yüzden her Karadeniz kıyısı şehir,Karadenizlinin şehridir.Çünkü gittiği zaman yabancılık çekmez.Şehrin yerleşimi,insanın bakışı ve sıcakkanlığı seni sarıp sarmalayıverir...
Benimde Karabük yolculuğum bu heyecanla başladı...Heyecan...Çünkü küçükken gitmiştim akrabalarımın yanına,o güzel şehre...Heyecan, gönlümdeki sert toprağı bile kaydırabilen heyelandı...Karabük yolunda giderken,o heyecan benim yol arkadaşımdı...
Yollardan,Karabük yolundaysanız eğer, o yolun amacı olan şehir,Karabük'e geldiğinizi,emek kokusundan anlarsınız.Kardemir sizi karşılar,bütün ihtişamıyla...Hayran bakışlarınızın sabitlendiği bu büyük fabrika, aslında o şehrin amacı,yaşam alanıdır.O şehirdekilerin yüzde 90'ı ekmeğini ordan çıkarmış/çıkarmaktadır.Emeklisi oranın emeklisi,işçisi oranın işçisidir...Emeğin kokusu ile Karadeniz'in kokusunu harmanlar bu şehir...Bu yüzden insanı da emeğe saygılı insanlardan oluşur...Muhafazakar,sosyal demokrat,radikal islamcı ve ya sosyalist görüşlere sahip kişiler vardır evet...Ama hepsi emeğin anlamını gerçekten bilir...İstanbul hikayedir Karabük'ün yanında bu konuda...
Benim bildiğim,fabrika ile doğan bir şehirdir Karabük...Karabük şehri,bünyesinde pek çok yerden evlat barındırır.Kimisi aslen Giresunlu,kimisi Trabzonlu,kimisi Rizeli,kimisi Bolulu,Zonguldaklı ve nice yerlerden.Kardemir'den bahsetmiştik; işte siz fabrikayı gördükten sonra hemen şehre gireceğinizi sanırsınız ama yanılırsınız.Yanıldıkça şaşkınlığınız da artar.Hani yol biter dert bitmez derler ya; öyle birşey...Yol biter,emek bitmez.Çünkü siz yolda gittikçe fabrikanın ne kadar büyük olduğunu anlarsınız,bu sefer ne zaman bitcek diye şaşırırsınız,ama gelin görün ki amacı Karabük'e insanları ulaştırmak olan o yol biter; dert,emek,çile bitmez...Şehire girdim sanarsınız ama aslında fabrikaya dahil olmuşsunuzdur...Kardemir'e...
Yıllar sonra,Karabük'e,Trabzonsporumun mücadelesini alkışlamak için gittim.Trabzonspor'a olan sevgim,Karabük'e olan hasretimle birleşti.Trabzonspor belki şampiyon olur diye değil,Trabzonspor'un emeğini,emeğin kentinde; Trabzonspor'un alın terini,alın terinin kentinde alkışlamaya geldim.Emeğin kentinde Trabzonspor'u sevdiğimi söylemeye geldim ben...
Akrabalarımın yanında bir gün geçirdim,uzun zamandır yiyemediğim o meşhur ekmeğini,''göbü'' sünü,çok özlediğim ve merak ettiğim akrabalarımın evinde yedim.Her akşam yatarken ettiğim Trabzonspor duasını,orada ettim.
''Hiç bir şey tesadüf değildir.'' diyenlerdenim ben.Bu yüzden,fikstürün son maçının,Trabzonspor'un son maçının,Karabük'te olmasına şans ve ya kura diyemem.İlahi adalet derim,çünkü ilahi güç; Trabzonspor'un harcadığı haramsız emeği,emeğin kentinde alkışlatmak istemiştir benim düşünceme göre...
Maça gelirsek; maçtan önce arkadaşlarımla,abilerimle gezdiğim o güzel yerlerin,o güzel coğrafyanın bende bıraktığı izlenim ile, inançsız geldiğim maç için inanmaya başladım...Emeğin şehri insana,emek verilince hiçbirşeyin imkansız olmadığını,soluduğu havasıyla bile anlatıyor.Bende o havayı çektim içime...ümitsiz geldiğim şehirde ümitlendim.
Maça giderken, o emeğin şehrinde,bazı insanların emeksiz güce saygı duyduğunu,emeğe terbiyesizlik yaptıklarını gördüm.Ama bunu şehir için diyemem kesinlikle.Bence, o şehirde,o gün, konvoyumuza laf attığını zanneden insan evlatları emekçi değildir büyük çoğunlukla...Çünkü emekçi emeğe saygısızlık yapmaz.Emekçi, emeğe hareket sallamaz...
Maç başladığı anda, yanılmadığımı anladım.Şükrettim yaradana...Emek şehrinin çocukları,kupanın gerçek hakedenine destek oldular.Aynı tribünde,yanyana,forma rengimizdeki ortak mavinin aşkına biz maviden önce ''bordo'',onlar maviden sonra ''ateş'' demeye aşık oldular birdaha,birdaha ve birdaha... ''Bu sene kupa Karadenize!'' diye bağırdı Karadeniz uşakları o tribünde, Karadeniz'i kolaylık olsun diye 3 bölüme ayıranlara inat...Maç sonunda bile ''Karadeniz'' diyebildi o bölgenin uşakları...Çünkü dedim ya,iki takımın taraftarları da aynı denize aşıktı,birinin şehri denize sıfır,ötekisinin şehri denizden önce paralel dağla kesilmiş olmasına rağmen...
Maçtan sonra, gözlerimden dökülen yaşları yine o şehir sildi...Arkadaşlarımla sonradan görüşmek için vedalaşırken o da tokalaştı benimle...Üzüntümden, dikiz aynasından ona selam vermeyi unuttum ama ben...O şehre,o şehrin delikanlı taraftarına,o şehrin emeğine selam vermeyi unuttum bir eşeklik edip,ama kim dedi bir daha gitmeyeceğim diye?
Bu yazıyı, emek şehrinin çocukları,Trabzon'a gelmeden önce yazmak istedim.Hislerim ve saygım tazelensin diye...Onlara ''hoşgeldin'' diyebilmek için sebeplerimin ne olduğunu o şehrin çocukları,o güzel takımın güzel taraftarları anlasın diye... Hoşgeldin Karabük'üm!Kardemir'im!Emeğim!Demirim!Çeliğim!
Saygılar.
Benimde Karabük yolculuğum bu heyecanla başladı...Heyecan...Çünkü küçükken gitmiştim akrabalarımın yanına,o güzel şehre...Heyecan, gönlümdeki sert toprağı bile kaydırabilen heyelandı...Karabük yolunda giderken,o heyecan benim yol arkadaşımdı...
Yollardan,Karabük yolundaysanız eğer, o yolun amacı olan şehir,Karabük'e geldiğinizi,emek kokusundan anlarsınız.Kardemir sizi karşılar,bütün ihtişamıyla...Hayran bakışlarınızın sabitlendiği bu büyük fabrika, aslında o şehrin amacı,yaşam alanıdır.O şehirdekilerin yüzde 90'ı ekmeğini ordan çıkarmış/çıkarmaktadır.Emeklisi oranın emeklisi,işçisi oranın işçisidir...Emeğin kokusu ile Karadeniz'in kokusunu harmanlar bu şehir...Bu yüzden insanı da emeğe saygılı insanlardan oluşur...Muhafazakar,sosyal demokrat,radikal islamcı ve ya sosyalist görüşlere sahip kişiler vardır evet...Ama hepsi emeğin anlamını gerçekten bilir...İstanbul hikayedir Karabük'ün yanında bu konuda...
Benim bildiğim,fabrika ile doğan bir şehirdir Karabük...Karabük şehri,bünyesinde pek çok yerden evlat barındırır.Kimisi aslen Giresunlu,kimisi Trabzonlu,kimisi Rizeli,kimisi Bolulu,Zonguldaklı ve nice yerlerden.Kardemir'den bahsetmiştik; işte siz fabrikayı gördükten sonra hemen şehre gireceğinizi sanırsınız ama yanılırsınız.Yanıldıkça şaşkınlığınız da artar.Hani yol biter dert bitmez derler ya; öyle birşey...Yol biter,emek bitmez.Çünkü siz yolda gittikçe fabrikanın ne kadar büyük olduğunu anlarsınız,bu sefer ne zaman bitcek diye şaşırırsınız,ama gelin görün ki amacı Karabük'e insanları ulaştırmak olan o yol biter; dert,emek,çile bitmez...Şehire girdim sanarsınız ama aslında fabrikaya dahil olmuşsunuzdur...Kardemir'e...
Yıllar sonra,Karabük'e,Trabzonsporumun mücadelesini alkışlamak için gittim.Trabzonspor'a olan sevgim,Karabük'e olan hasretimle birleşti.Trabzonspor belki şampiyon olur diye değil,Trabzonspor'un emeğini,emeğin kentinde; Trabzonspor'un alın terini,alın terinin kentinde alkışlamaya geldim.Emeğin kentinde Trabzonspor'u sevdiğimi söylemeye geldim ben...
Akrabalarımın yanında bir gün geçirdim,uzun zamandır yiyemediğim o meşhur ekmeğini,''göbü'' sünü,çok özlediğim ve merak ettiğim akrabalarımın evinde yedim.Her akşam yatarken ettiğim Trabzonspor duasını,orada ettim.
''Hiç bir şey tesadüf değildir.'' diyenlerdenim ben.Bu yüzden,fikstürün son maçının,Trabzonspor'un son maçının,Karabük'te olmasına şans ve ya kura diyemem.İlahi adalet derim,çünkü ilahi güç; Trabzonspor'un harcadığı haramsız emeği,emeğin kentinde alkışlatmak istemiştir benim düşünceme göre...
Maça gelirsek; maçtan önce arkadaşlarımla,abilerimle gezdiğim o güzel yerlerin,o güzel coğrafyanın bende bıraktığı izlenim ile, inançsız geldiğim maç için inanmaya başladım...Emeğin şehri insana,emek verilince hiçbirşeyin imkansız olmadığını,soluduğu havasıyla bile anlatıyor.Bende o havayı çektim içime...ümitsiz geldiğim şehirde ümitlendim.
Maça giderken, o emeğin şehrinde,bazı insanların emeksiz güce saygı duyduğunu,emeğe terbiyesizlik yaptıklarını gördüm.Ama bunu şehir için diyemem kesinlikle.Bence, o şehirde,o gün, konvoyumuza laf attığını zanneden insan evlatları emekçi değildir büyük çoğunlukla...Çünkü emekçi emeğe saygısızlık yapmaz.Emekçi, emeğe hareket sallamaz...
Maç başladığı anda, yanılmadığımı anladım.Şükrettim yaradana...Emek şehrinin çocukları,kupanın gerçek hakedenine destek oldular.Aynı tribünde,yanyana,forma rengimizdeki ortak mavinin aşkına biz maviden önce ''bordo'',onlar maviden sonra ''ateş'' demeye aşık oldular birdaha,birdaha ve birdaha... ''Bu sene kupa Karadenize!'' diye bağırdı Karadeniz uşakları o tribünde, Karadeniz'i kolaylık olsun diye 3 bölüme ayıranlara inat...Maç sonunda bile ''Karadeniz'' diyebildi o bölgenin uşakları...Çünkü dedim ya,iki takımın taraftarları da aynı denize aşıktı,birinin şehri denize sıfır,ötekisinin şehri denizden önce paralel dağla kesilmiş olmasına rağmen...
Maçtan sonra, gözlerimden dökülen yaşları yine o şehir sildi...Arkadaşlarımla sonradan görüşmek için vedalaşırken o da tokalaştı benimle...Üzüntümden, dikiz aynasından ona selam vermeyi unuttum ama ben...O şehre,o şehrin delikanlı taraftarına,o şehrin emeğine selam vermeyi unuttum bir eşeklik edip,ama kim dedi bir daha gitmeyeceğim diye?
Bu yazıyı, emek şehrinin çocukları,Trabzon'a gelmeden önce yazmak istedim.Hislerim ve saygım tazelensin diye...Onlara ''hoşgeldin'' diyebilmek için sebeplerimin ne olduğunu o şehrin çocukları,o güzel takımın güzel taraftarları anlasın diye... Hoşgeldin Karabük'üm!Kardemir'im!Emeğim!Demirim!Çeliğim!
Saygılar.
21 Eylül 2011 Çarşamba
Kahrol Trabzon!Al sana bombiş!
Dün öye bir tanıtım yapıldı ki; ''Türk Futbol Tarihinde bir ilk.'' cümlesi ile başlayan...Her zaman ki gibi medyanın abartması olduğunu bu sefer düşünemedim anne beni affet.Dün maç esnasında öyle yorumlar vardı ki,''Kadınlardan ders alsın erkekler'' cümlesi ile devam eden...Kadın-Erkek olmaktan çok insan olmanın önemli olduğunu unutuverdim bir an anne beni affet.
Anne, ben dün herkesi senin gibi sandım.Orada futbol aşkıyla tutuşan kadınların olduğunu sandım.Ben, orada ofsaytın ne olduğunu bilen, pozisyonun nasıl bitebileceğini öngörebilen ve dahası maçın sonucunun galibiyet-beraberlik-mağlubiyet olduğunu anlayabilecek kadınlar olduğunu sandım anne.Anne ben, orada onca kadının,eşine,çoluğuna,çocuğuna,babasına: ''Al işte maça böyle gidilir!'' örneğini vereceğini sandım.Çünkü ben dün medyaya kandım anne, medya böyle yapacaklar dedi umutlandık anne,affet beni.Gurban oğlayum hao ayaklarinun aldina.
Maçtan sonra öğrendik vaziyeti.Eee tabi edilen küfüre ben kafamı takmam da, edilen küfürler ile o kadar çok soru işareti oluştu ki kafamızda...Beraber bakalım;
1)''Aykut KOCAMAN: Tarihe tanıklık ediyoruz.''
''Peki o zaman'' diyelim biz de...Çünkü söylenecek sözler aslında bilindik sözler.Trabzon'da futbolun kadını erkeği yoktur.O yüzdendir ki sizin bugün; ''Aaa bu ilk heralde,tarihe tanıklık ediyorum'' dediğiniz şey,aslında ne kadar Anadolu'ya uzak yaşadığınızı gösteren, ne kadar ''Anadolu'dan geldik'' deseniz de,dönüp bakmadığınız toprakların size attığı bir büyük farktır.Bir şarkı ezberletmişler sizlere,hala daha söylüyorsunuz;
''Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür,
gitmesekte görmesekte o köy bizim köyümüzdür''
İşte yanılgınız burada.Gitmediğiniz köy sizin değil,zaten sizin olmadığı için,onu tanımıyorsunuz bile.Ülkenin Kuzeyindeki şehirde kadınların futbol telaşesi sizler şortla gezerken bile vardı.
2) ''İ..e Trabzon, olamazsın şampiyon.''
Bu tezahüratın 61.dakikada yapılması, bu dakikanın dost-düşman herkes tarafından Trabzon'a ait hissiyatlar bıraktığını gösterir.Dost; ''Şampiyon'' diye bağırır, düşman ''Parçala Behçet'' manasına gelen tezahüratlarla hatırlar Trabzonspor'u.Bu küfürlü tezahürat ilk defa yapılmıyor, yapılan ilk defa kadınlar tarafından yapılması...Açıklayalım.
Sabah uyandınız,ufak uşağınız yanınıza geldi; ''Anne dün televizyon seni gösterdi, İ...e Trabzon diye bağırıyordun,çok güzel gözüküyordun,yüzünde gülücükler açıyordu,merak ettim anne,i...e ne demek?'' diye sorsa; vereceğiniz cevap sizin sol ve sağ omuzunuzdaki günah-sevap dengenizi sarsmaz umarım.
Geçen sezon içerisinde, aklı evvel her hakemin penaltı kararını onayladığı,Trabzon'un kullandığı penaltılar için, şu an şike ve çete suçundan dolayı tutuklu bulunan başkanlarının sözlerine inanıp,televizyonlara; ''Trabzon'un penaltılarını izliyoruz, ben oğluma nasıl anlatacağım bunu?'' diyebilen annenin, aynı oğluna, dün Trabzon'a söylediği İ..e sözünü nasıl anlatacağını çok merak ediyorum.
Hadi erkek fanatik,fanatizminden dolayı popülist.Ne oldu kadınların''Biz erkekler kadar yüzeysel bakamıyoruz şekerim'' laflarına...Yüzeysel bakmayı geçtiniz,sığ sularda yüzmekten bile korkar oldunuz.
Ganzilistv'nin videolarını izleyenler bilir,bundan 30 yıl önce, Fenerbahçeli Uğur Dündar'ın röportaj yaptığı yaşlı teyzeyi...Uğur Dündar belki hatırlamaz,bugünkü ''araştırmacı'' gazeteciliğinden dolayı o teyzeyi.Ne demişti teyze?Bakalım:
''Oğlum sahaya giriysığnız.Ananıza-Bobaniza sövdürursenuz,hiç sahaya girmayın.Ne vurun-Ne vurulun...''
O teyze kim biliyormusunuz? O teyze tüm Trabzonspor'lu kadınların sesi...Benim annem, annanem, babaannem, teyzem. Diğerlerinin de anası,annanesi,babaannesi,halası, teyzesi...İşte biz böyle anaların çocukları olduğumuz içindir belki de sadece saha içinde mücadele etmeyi seviyoruz.Anamız bizi maça gönderirken, böyle konuştuğu için biz bugün dikkat ediyoruz.Şimdi bir de dün sözde Trabzon'u aşağılayacağını sanıp küfür eden hanımlara bakıyorum da; tvde böyleyseniz,acaba çocuklarınızı maça gönderirken neler kusuyorsunuz...Bugünün bazı haksızlığı ve hırsızlığı savunan fenerbahçelilerinin,dün nasıl yetiştiğini anlatıyorsunuz bize üstelik.Hem konu anlatımlı hemde soru bankası hediyeli olarak.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
Nazım Hikmet Ran.
Dipnot: Milliyet muhabiri Miraç Zeynep Özkartal ne diyor bakın; ''Sinirlenince en fazla 'gerizekalı' diye bağırıyorlar,kaçan pozisyonlara ise 'Hadi Be'. Öfke? Hiç yok.Saldırganlık? Asla'' Eee gülüyor tabi Kuzey'in çocukları böyle muhabirlere,demek ki spor medyasında yalanı sadece erkekler söylemiyormuş,kadınlar da binlerce tiraja sahip gazeteye abartmış halde yalan yazabiliyormuş diye...Sosyal Medya güçlendikçe, böyle muhabirlerde okuyucuya şirin gözükmek için harcadığı çabalarla gülünçleşiyor.
Dipnot2: Fenerbahçenin isyan ettiği gol iptali için,kalecileri ve Semih Şentürk'lerinin yorumları şaşırtıyor mu sizleri? Görende ''Biri bana bunu açıklamalı'' diyen Volkan'ın geçen sene tertemiz bir ligde oynadığını sanır.Gören de twitterda isyan eden,ama geçen sene ses kayıtlarında rakibi mamalamayı öneren genç Semih'in tertemiz golcü olduğuna inanır.Dipnot2 için de bir Ömer Hayyam şiiri koyardım da neyse boşverin.
Saygılar.
Anne, ben dün herkesi senin gibi sandım.Orada futbol aşkıyla tutuşan kadınların olduğunu sandım.Ben, orada ofsaytın ne olduğunu bilen, pozisyonun nasıl bitebileceğini öngörebilen ve dahası maçın sonucunun galibiyet-beraberlik-mağlubiyet olduğunu anlayabilecek kadınlar olduğunu sandım anne.Anne ben, orada onca kadının,eşine,çoluğuna,çocuğuna,babasına: ''Al işte maça böyle gidilir!'' örneğini vereceğini sandım.Çünkü ben dün medyaya kandım anne, medya böyle yapacaklar dedi umutlandık anne,affet beni.Gurban oğlayum hao ayaklarinun aldina.
Maçtan sonra öğrendik vaziyeti.Eee tabi edilen küfüre ben kafamı takmam da, edilen küfürler ile o kadar çok soru işareti oluştu ki kafamızda...Beraber bakalım;
1)''Aykut KOCAMAN: Tarihe tanıklık ediyoruz.''
''Peki o zaman'' diyelim biz de...Çünkü söylenecek sözler aslında bilindik sözler.Trabzon'da futbolun kadını erkeği yoktur.O yüzdendir ki sizin bugün; ''Aaa bu ilk heralde,tarihe tanıklık ediyorum'' dediğiniz şey,aslında ne kadar Anadolu'ya uzak yaşadığınızı gösteren, ne kadar ''Anadolu'dan geldik'' deseniz de,dönüp bakmadığınız toprakların size attığı bir büyük farktır.Bir şarkı ezberletmişler sizlere,hala daha söylüyorsunuz;
''Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür,
gitmesekte görmesekte o köy bizim köyümüzdür''
İşte yanılgınız burada.Gitmediğiniz köy sizin değil,zaten sizin olmadığı için,onu tanımıyorsunuz bile.Ülkenin Kuzeyindeki şehirde kadınların futbol telaşesi sizler şortla gezerken bile vardı.
2) ''İ..e Trabzon, olamazsın şampiyon.''
Bu tezahüratın 61.dakikada yapılması, bu dakikanın dost-düşman herkes tarafından Trabzon'a ait hissiyatlar bıraktığını gösterir.Dost; ''Şampiyon'' diye bağırır, düşman ''Parçala Behçet'' manasına gelen tezahüratlarla hatırlar Trabzonspor'u.Bu küfürlü tezahürat ilk defa yapılmıyor, yapılan ilk defa kadınlar tarafından yapılması...Açıklayalım.
Sabah uyandınız,ufak uşağınız yanınıza geldi; ''Anne dün televizyon seni gösterdi, İ...e Trabzon diye bağırıyordun,çok güzel gözüküyordun,yüzünde gülücükler açıyordu,merak ettim anne,i...e ne demek?'' diye sorsa; vereceğiniz cevap sizin sol ve sağ omuzunuzdaki günah-sevap dengenizi sarsmaz umarım.
Geçen sezon içerisinde, aklı evvel her hakemin penaltı kararını onayladığı,Trabzon'un kullandığı penaltılar için, şu an şike ve çete suçundan dolayı tutuklu bulunan başkanlarının sözlerine inanıp,televizyonlara; ''Trabzon'un penaltılarını izliyoruz, ben oğluma nasıl anlatacağım bunu?'' diyebilen annenin, aynı oğluna, dün Trabzon'a söylediği İ..e sözünü nasıl anlatacağını çok merak ediyorum.
Hadi erkek fanatik,fanatizminden dolayı popülist.Ne oldu kadınların''Biz erkekler kadar yüzeysel bakamıyoruz şekerim'' laflarına...Yüzeysel bakmayı geçtiniz,sığ sularda yüzmekten bile korkar oldunuz.
Ganzilistv'nin videolarını izleyenler bilir,bundan 30 yıl önce, Fenerbahçeli Uğur Dündar'ın röportaj yaptığı yaşlı teyzeyi...Uğur Dündar belki hatırlamaz,bugünkü ''araştırmacı'' gazeteciliğinden dolayı o teyzeyi.Ne demişti teyze?Bakalım:
''Oğlum sahaya giriysığnız.Ananıza-Bobaniza sövdürursenuz,hiç sahaya girmayın.Ne vurun-Ne vurulun...''
O teyze kim biliyormusunuz? O teyze tüm Trabzonspor'lu kadınların sesi...Benim annem, annanem, babaannem, teyzem. Diğerlerinin de anası,annanesi,babaannesi,halası, teyzesi...İşte biz böyle anaların çocukları olduğumuz içindir belki de sadece saha içinde mücadele etmeyi seviyoruz.Anamız bizi maça gönderirken, böyle konuştuğu için biz bugün dikkat ediyoruz.Şimdi bir de dün sözde Trabzon'u aşağılayacağını sanıp küfür eden hanımlara bakıyorum da; tvde böyleyseniz,acaba çocuklarınızı maça gönderirken neler kusuyorsunuz...Bugünün bazı haksızlığı ve hırsızlığı savunan fenerbahçelilerinin,dün nasıl yetiştiğini anlatıyorsunuz bize üstelik.Hem konu anlatımlı hemde soru bankası hediyeli olarak.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
Nazım Hikmet Ran.
Dipnot: Milliyet muhabiri Miraç Zeynep Özkartal ne diyor bakın; ''Sinirlenince en fazla 'gerizekalı' diye bağırıyorlar,kaçan pozisyonlara ise 'Hadi Be'. Öfke? Hiç yok.Saldırganlık? Asla'' Eee gülüyor tabi Kuzey'in çocukları böyle muhabirlere,demek ki spor medyasında yalanı sadece erkekler söylemiyormuş,kadınlar da binlerce tiraja sahip gazeteye abartmış halde yalan yazabiliyormuş diye...Sosyal Medya güçlendikçe, böyle muhabirlerde okuyucuya şirin gözükmek için harcadığı çabalarla gülünçleşiyor.
Dipnot2: Fenerbahçenin isyan ettiği gol iptali için,kalecileri ve Semih Şentürk'lerinin yorumları şaşırtıyor mu sizleri? Görende ''Biri bana bunu açıklamalı'' diyen Volkan'ın geçen sene tertemiz bir ligde oynadığını sanır.Gören de twitterda isyan eden,ama geçen sene ses kayıtlarında rakibi mamalamayı öneren genç Semih'in tertemiz golcü olduğuna inanır.Dipnot2 için de bir Ömer Hayyam şiiri koyardım da neyse boşverin.
Saygılar.
20 Eylül 2011 Salı
Ömer Ç.:Bir Kadıköy Paranoyası
Değerleri temsil eden kişilerin yaptıkları,değerlere değer katabileceği gibi, değerleri yok sayılabilecek kadar da azaltabilir bence.Bu değer için ister kurum, ister kültür örneğini verebilir her insan.
Fakat ortada açık ve net olan birşey var ki; eğer insanların değerli gördüğü bir kurum ve ya bir kültür, yine bir insan tarafından temsil ediliyorsa,o insanın seçilmesi çok önemlidir.Çünkü o insan, o kurum ile özdeşleşir görevini yaptığı saatleri içerisinde.İşte burada ortaya çıkar negatif kutup ile pozitif kutup arasındaki manyetik alan hesabı.
Fenerbahçe bir değer ise eğer, bunu en iyi Fenerbahçe'ye değer verenler bilir.Daha doğrusu en iyi onların bileceğini düşünüyoruz biz.Fenerbahçe'yi temsil eden her kişi, o camiaya gönül veren kişilerin adına konuşuyordur aslında,yukarıda da bahsettiğimiz gibi.
Fenerbahçe SK, yıllardır en antipatik takım görünümünde.Normal Şartlar Altında(NŞA), en antipatik takımın,en başarılı takım olması gerekir ki, Türkiyede en uzun süreli başarıyı 4 sene arka arkaya şampiyon olarak yaşamış olan bir diğer İstanbul takımının o başarılı zamanında bile en antipatik yine Fenerbahçe'dir.Bu düzeltilesi durum, Fenerbahçe'yi yönetilenler tarafından bir gurur vesilesi görüldüğünden beri, düzeltilmesi gereken yanlışlar ''kutsal'' kabul edilmiştir.Ali ŞEN döneminden sonra,Aziz YILDIRIM zamanında bu olayların zirve yaptığını, ve yanlışlıkların zirve yaptığı anda meydana gelen ilahi adalet tecellisini aklı başında Fenerbahçe taraftarları da olmak üzere herkes görmüştür.
İşte; yöneticin senin kulübün ve camian için ne kadar önemliyse, yorumcun da o derece mühim bu süreçte.Trabzonspor yıllarca bu olayın sıkıntısını çekmiştir.Aslında Trabzonsporlu olmayan ama Trabzonsporlu gösterilen kişiler tarafından temsil edilmiştir hesapta. Eski futbolcuları,çıkar peşinde koşan yöneticileri, kendi çıkarını Trabzonspor'dan üstün gördükçe o programlarda, Trabzonspor güç kaybetmiştir.Artık yeni yeni,''Önce Trabzonspor'' diyebilen kişilerin gazetelerde,televizyonlarda,radyolardaki mücadelesini izleyip gururlanabiliyoruz.Çünkü; okurken,izlerken,dinlerken uzun yıllar sonra belki de ilk defa ''Hah ben olsam bunu derdim işte'' diyebileceğimiz haklı ve güzel cümleler duyuyoruz.
Fenerbahçe SK ise bunun sıkıntısını yaşadığını hala belli ediyor.Beni Fb'nin sıkıntısı en ufak derecede ilgilendirmez.Beni ilgilendiren, Fb yorumcusu olan,önceden yöneticilik yapmış kişilerin yorumlarındaki üsluplarıdır.
Klasik medya güç kaybediyor.Çünkü sosyal medya gitgide güçleniyor.Çünkü daha tarafsız,herkes eşit.İşte bu yüzden ''dinazor'' dediğimiz yorumcuların klasik medya kurumları içerisinde kırdığı potlar hemen düzeltilirken,benzer potları sosyal medyada kırdı mı geri dönüşü olmuyor.
Ömer Çavuşoğlu...Fenerbahçeliler tarafından önemli bir değer belki de.Ama sosyal medyada söylediği son sözler,''3 kuruşluk insana verilen 5 kuruşluk değer'' lafını kanıtlıyor.Zaten Fenerbahçe SK taraftarları bu yanlış yüzünden her seferinde 2 kuruş zarar ediyorlar ya, banane onların sorunu.
Ömer Ç.'nin ağzından çıkan,Trabzonspor ile ilgili sözler kan donduruyor.Şöyle ki; söylediği söz, hiçbirşey bilmeyen, lise milliyetçiliğinden demlenen liseli çocukların bile birbirlerine söylemeyeceği bir söz.Üstelik cahillik yaftasının, bu sözü söyleyene karşı yapıştırılması farz olan bir söz.Gelin görün ki bu cahilliği yapan,Fenerbahçe SK'nın eski yöneticisi olunca, Fenerbahçe'nin, medyada anlatılan Kurtuluş zamanındaki ''Vatanının birliğini bütünlüğünü sağlayan galibiyetlere imza atması'' efsanesi de Ankara'ya göre Kuzeyde ve Doğuda olan şehrin çocuklarını inceden işkillendiriyor.Trabzonspor'a Pontus,Galatasaray'a PKK diyen bir kişinin takımı için söylenen ''Kurtuluş Savaşı'nın takımı'' gibi sıfatlar bizi güldürüyor.Gemide filminde bir replik vardır;Kaptan ile Kamil'in efsane konuşması... Öldürülmeden önce tecavüz edilen kız için ve kullanılan uyuşturucuyu örtbas etmek için Kamil'in Kaptan'a sunduğu öneriye Kaptan'ın bir cevabı vardı;
''Karı O....ydu s.....k,adam p....nkti öldürdük,otu da biz çekiyoruz, ulan sormazlar mı adama siz misiniz bu şehrin zaptiyesi diye?''İşte bu cevaba benzer bir soru sorulabilir,bu mantıktaki şahıslara;
''Ulan Trabzonspor Rum,Galatasaray PKK; ulan sormazlar mı adama bir delikanlı Fener mi diye?''
''Boşverin, bu adamımı ciddiye alacaksınız?'' sorusu ise beni kızdırıyor.Neden ciddiye almayacakmışım? Yıllardır ciddiye alınmayan kişilerin sebep olduğu ciddi olaylarla başbaşa kalmadı mı Trabzonspor? Eğer Fb taraftarı bu insanı ciddiye alıyorsa, bu insana gereksiz değer veriyorsa(3 kuruşluk insana 5 kuruşluk değer) bende bu insana hakettiğinden de az-2 kuruş daha az- değer veririm ki ülke ekonomisi dengeye gelsin,cari açık artık artmasın,ithal isimlere artık ihtiyaç duyulmasın.
Pontus tarihini tartışmayacağım bu yazıda.Çünkü ben bu konu hakkında kitaplar okusam bile asla yeterli değildir biliyorum.Benim bahsetmek istediğim en önemli şey,aşağıdaki paragrafta geçer ki;
Trabzonspor takımını tutan bir insan Rum olabilir, Ermeni olabilir,Yahudi olabilir. Trabzon'da yaşayıp Trabzonspor'u tutan her insanın saf müslüman olması gerekmez.Dedesi Rum olabilir,Ermeni,Rus olabilir.Bunlar,sözde aşağılamak için geçerli cümleler mi gerçekten?
Çünkü şunu da biliyoruz ki,Fenerbahçe'nin oynadığı çayır Papaz'ındır...Adalardaki Rum nüfusun yüzde doksan taraftarı olduğu kulüp Fenerbahçedir.Bunlar ayıp şeyler değil,olamaz da.Elbette benim takımımı Rum'da tutabilir,Ermeni de... Gürcistan'da futbol yaşantısını sürdüren ve 61.dakikada ''Trabzon'' diye bağıran Dinamo Tiflis taraftarlarının yaptığı gibi. Etnik kökenler günah değildir ki bunlara sözde vurduğunuzda sevap kazanasınız.Kaldı ki son dönem ki araştırma-inceleme kitaplarında Trabzon halkı için değil,Çavuşoğlu soyadı için Yahudi Dönmesi sıfatı yapılıyor.Tabii bizce bu da doğru değil.Herkes istediği takımı tutabilir,herkes istediği gibi tanrıya tapabileceği,herkes istediği kıza aşık olabileceği gibi...Önemli olan bunu kavrayabilecek beyine sahip olmaktır.
Ben sana İnşaat Mühendisi olamazsın demedim,ben sana.......
Dipnot: Dinamo Tiflis'e selam olsun.
Saygılar.
Fakat ortada açık ve net olan birşey var ki; eğer insanların değerli gördüğü bir kurum ve ya bir kültür, yine bir insan tarafından temsil ediliyorsa,o insanın seçilmesi çok önemlidir.Çünkü o insan, o kurum ile özdeşleşir görevini yaptığı saatleri içerisinde.İşte burada ortaya çıkar negatif kutup ile pozitif kutup arasındaki manyetik alan hesabı.
Fenerbahçe bir değer ise eğer, bunu en iyi Fenerbahçe'ye değer verenler bilir.Daha doğrusu en iyi onların bileceğini düşünüyoruz biz.Fenerbahçe'yi temsil eden her kişi, o camiaya gönül veren kişilerin adına konuşuyordur aslında,yukarıda da bahsettiğimiz gibi.
Fenerbahçe SK, yıllardır en antipatik takım görünümünde.Normal Şartlar Altında(NŞA), en antipatik takımın,en başarılı takım olması gerekir ki, Türkiyede en uzun süreli başarıyı 4 sene arka arkaya şampiyon olarak yaşamış olan bir diğer İstanbul takımının o başarılı zamanında bile en antipatik yine Fenerbahçe'dir.Bu düzeltilesi durum, Fenerbahçe'yi yönetilenler tarafından bir gurur vesilesi görüldüğünden beri, düzeltilmesi gereken yanlışlar ''kutsal'' kabul edilmiştir.Ali ŞEN döneminden sonra,Aziz YILDIRIM zamanında bu olayların zirve yaptığını, ve yanlışlıkların zirve yaptığı anda meydana gelen ilahi adalet tecellisini aklı başında Fenerbahçe taraftarları da olmak üzere herkes görmüştür.
İşte; yöneticin senin kulübün ve camian için ne kadar önemliyse, yorumcun da o derece mühim bu süreçte.Trabzonspor yıllarca bu olayın sıkıntısını çekmiştir.Aslında Trabzonsporlu olmayan ama Trabzonsporlu gösterilen kişiler tarafından temsil edilmiştir hesapta. Eski futbolcuları,çıkar peşinde koşan yöneticileri, kendi çıkarını Trabzonspor'dan üstün gördükçe o programlarda, Trabzonspor güç kaybetmiştir.Artık yeni yeni,''Önce Trabzonspor'' diyebilen kişilerin gazetelerde,televizyonlarda,radyolardaki mücadelesini izleyip gururlanabiliyoruz.Çünkü; okurken,izlerken,dinlerken uzun yıllar sonra belki de ilk defa ''Hah ben olsam bunu derdim işte'' diyebileceğimiz haklı ve güzel cümleler duyuyoruz.
Fenerbahçe SK ise bunun sıkıntısını yaşadığını hala belli ediyor.Beni Fb'nin sıkıntısı en ufak derecede ilgilendirmez.Beni ilgilendiren, Fb yorumcusu olan,önceden yöneticilik yapmış kişilerin yorumlarındaki üsluplarıdır.
Klasik medya güç kaybediyor.Çünkü sosyal medya gitgide güçleniyor.Çünkü daha tarafsız,herkes eşit.İşte bu yüzden ''dinazor'' dediğimiz yorumcuların klasik medya kurumları içerisinde kırdığı potlar hemen düzeltilirken,benzer potları sosyal medyada kırdı mı geri dönüşü olmuyor.
Ömer Çavuşoğlu...Fenerbahçeliler tarafından önemli bir değer belki de.Ama sosyal medyada söylediği son sözler,''3 kuruşluk insana verilen 5 kuruşluk değer'' lafını kanıtlıyor.Zaten Fenerbahçe SK taraftarları bu yanlış yüzünden her seferinde 2 kuruş zarar ediyorlar ya, banane onların sorunu.
Ömer Ç.'nin ağzından çıkan,Trabzonspor ile ilgili sözler kan donduruyor.Şöyle ki; söylediği söz, hiçbirşey bilmeyen, lise milliyetçiliğinden demlenen liseli çocukların bile birbirlerine söylemeyeceği bir söz.Üstelik cahillik yaftasının, bu sözü söyleyene karşı yapıştırılması farz olan bir söz.Gelin görün ki bu cahilliği yapan,Fenerbahçe SK'nın eski yöneticisi olunca, Fenerbahçe'nin, medyada anlatılan Kurtuluş zamanındaki ''Vatanının birliğini bütünlüğünü sağlayan galibiyetlere imza atması'' efsanesi de Ankara'ya göre Kuzeyde ve Doğuda olan şehrin çocuklarını inceden işkillendiriyor.Trabzonspor'a Pontus,Galatasaray'a PKK diyen bir kişinin takımı için söylenen ''Kurtuluş Savaşı'nın takımı'' gibi sıfatlar bizi güldürüyor.Gemide filminde bir replik vardır;Kaptan ile Kamil'in efsane konuşması... Öldürülmeden önce tecavüz edilen kız için ve kullanılan uyuşturucuyu örtbas etmek için Kamil'in Kaptan'a sunduğu öneriye Kaptan'ın bir cevabı vardı;
''Karı O....ydu s.....k,adam p....nkti öldürdük,otu da biz çekiyoruz, ulan sormazlar mı adama siz misiniz bu şehrin zaptiyesi diye?''İşte bu cevaba benzer bir soru sorulabilir,bu mantıktaki şahıslara;
''Ulan Trabzonspor Rum,Galatasaray PKK; ulan sormazlar mı adama bir delikanlı Fener mi diye?''
''Boşverin, bu adamımı ciddiye alacaksınız?'' sorusu ise beni kızdırıyor.Neden ciddiye almayacakmışım? Yıllardır ciddiye alınmayan kişilerin sebep olduğu ciddi olaylarla başbaşa kalmadı mı Trabzonspor? Eğer Fb taraftarı bu insanı ciddiye alıyorsa, bu insana gereksiz değer veriyorsa(3 kuruşluk insana 5 kuruşluk değer) bende bu insana hakettiğinden de az-2 kuruş daha az- değer veririm ki ülke ekonomisi dengeye gelsin,cari açık artık artmasın,ithal isimlere artık ihtiyaç duyulmasın.
Pontus tarihini tartışmayacağım bu yazıda.Çünkü ben bu konu hakkında kitaplar okusam bile asla yeterli değildir biliyorum.Benim bahsetmek istediğim en önemli şey,aşağıdaki paragrafta geçer ki;
Trabzonspor takımını tutan bir insan Rum olabilir, Ermeni olabilir,Yahudi olabilir. Trabzon'da yaşayıp Trabzonspor'u tutan her insanın saf müslüman olması gerekmez.Dedesi Rum olabilir,Ermeni,Rus olabilir.Bunlar,sözde aşağılamak için geçerli cümleler mi gerçekten?
Çünkü şunu da biliyoruz ki,Fenerbahçe'nin oynadığı çayır Papaz'ındır...Adalardaki Rum nüfusun yüzde doksan taraftarı olduğu kulüp Fenerbahçedir.Bunlar ayıp şeyler değil,olamaz da.Elbette benim takımımı Rum'da tutabilir,Ermeni de... Gürcistan'da futbol yaşantısını sürdüren ve 61.dakikada ''Trabzon'' diye bağıran Dinamo Tiflis taraftarlarının yaptığı gibi. Etnik kökenler günah değildir ki bunlara sözde vurduğunuzda sevap kazanasınız.Kaldı ki son dönem ki araştırma-inceleme kitaplarında Trabzon halkı için değil,Çavuşoğlu soyadı için Yahudi Dönmesi sıfatı yapılıyor.Tabii bizce bu da doğru değil.Herkes istediği takımı tutabilir,herkes istediği gibi tanrıya tapabileceği,herkes istediği kıza aşık olabileceği gibi...Önemli olan bunu kavrayabilecek beyine sahip olmaktır.
Ben sana İnşaat Mühendisi olamazsın demedim,ben sana.......
Dipnot: Dinamo Tiflis'e selam olsun.
Saygılar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)